90’ları Görelim!

Uzun süredir düşünüyorum, her şey bu kadar mümkünken neden hiç mutlu değiliz?

İstediğimiz her şeye bu denli yakınken, teknoloji avuçlarımızdayken, Almanya’daki dayımıza, amcamıza, teyzemize bu kadar kolay ulaşabiliyorken, kaçırdığımız dizinin bölümlerini canımız ne zaman isterse o zaman izleyebilecekken, bir dost sesine ihtiyaç duyduğumuzda, bir tuşla ona ulaşabilecekken... Neden? 
Ya bunlara doymuyoruz, ya da her şey bu kadar kolay değilken çok daha güzeldi... 
Hiç çocukluğunu hatırlayıp da, ne kötü günlerdi diyen var mı? İhtimal vermiyorum buna. Evet hepimiz gözlerimizi, babalarımızın kıt kanaat geçindirdiği sobalı evlerde açtık Dünya’ya. Anne kokusundan sonra, is kokusunu öğrendik belki de. 
Sık sık elektriğin gittiği, komşudan aldığımız yarım mumlarla evlerimizi aydınlattığımız, o loş akşamlarda birbirimizi korkutmak için uydurduğumuz efsanelerle dolu günlerle geçen bir çocukluğun neresi kötü olabilir? Geçmiş konusunda duygusal olduğumu kabul ediyorum, özlem duyduğum çok şey var, biliyorum ki yalnız değilim. Hadi gelin hatırlayalım mutluluğun en saf halini yaşadığımız o naftalinli günleri. 
Zamane çocukları teknolojiyle büyüdükleri için, son dersin zili çaldığında koştura koştura eve gelip,hızlı hızlı ödev yapıp sokağa çıkma keyfini, silgisinin yarısını arkadaşıyla paylaşmayı,karton bebeklerle oynamayı, evcilik takımlarının keyiflerini bilmezler.. 
Barbie bebek herkeste olmazdı öyle, eğer komşunun kızı elinde bir Barbie ile geldiyse o hüzünlü bakışlar hepimizin çehresine konmuştur o yıllarda. Sahi Barbie demişken, annelerimizin kısır günlerinde bizim açacağımız bir tabletimiz olmazdı ama tasolarımızla, Fatoş bebeğimizle oynardık minder ve battaniyeden yaptığımız evimizde. Eğer komşunun kızı dışarıya çıkmak için izni kopardıysa, bizde annemizin gözlerine bakardık izin vermeyecek mi korkusuyla. Hafiften yalvarma, hafiften duygu sömürüsüyle alırdık izni. Akşamüstüleri mahallenin çocuklarıyla buluşma saatiydi bizim için. Öyle gidip komşunun zilini çalma yoktu, balkonların altından bağırırdık avazımız çıktığı kadar “Duyguuuuuu, duyguuuuu aşağıya gelseneeee”.  o zamanlarda bile sülbliminal mesaj yok değilmiş hani. Amaç; ailesine “bakın biz dışarıdayız” mesajı vermek :) Eğer evde olan bensem dört gözle beklerdim çağrılmayı, kendiliğimden izin almaya cesaretim yok tabi, ben de göstermeliyim “bak Ayşe teyzenin kızı Duygu çıkmış oynuyor”. İnceden inceye mesajlar veriyormuşuz bizde. Eğer o gün izni koparırsak merdivenleri üçer beşer atlaya atlaya çıkardık sokağa. Peki ne için? Ne vardı dışarda? Ne yoktu ki.. Yakar top, saklambaç, ip atlama, seksek ha bir de komşunun çağlasını çalma... Her mahallenin huysuz bir  Hayriye ninesi olmazsa olmazdı. “Topunuzu patlatırım sizin” tehditlerine rağmen, evlerin camlarına, balkonlarına kaçırmaktan vazgeçmedik toplarımızı. Ve hava kararmaya yakın geçen sinek ilacı arabasının arkasından az koşturmazdık. Her gün aynı oyunlar, her gün aynı senaryo, hiç bıkmazdık. Velhasıl çocukluğumuz sadece dışarıda değil evimizin içinde de çok güzeldi. Teknoloji diye bir şey vardı ama neydi ne kadar gelişecekti bilmiyorduk. Bizim için televizyondu o teknoloji dedikleri şey. Sabah erkenden Jetgillerin uçan otomobillerini, hayaletlerin en sevimlisi Casper’ı, sınıfımızın burjuva çocuğunu temsil eden Richie Rich’i, Taş Devri’nin Fred, Wilma ve Bambam’ını, Maske’nin hayallerimizin yeşil yüzlü adamı Stanley’inini, Dedektif Gagdet’ı ve daha birçok çizgi film kahramanını konuk ederdik evimize. Hatta en çok sevdiğimiz çizgi film başlayacaksa, kumanda kapmaca oynardık kardeşlerimiz arasında. Kumandaya ilk kim koşar ve alırsa onun istediği çizgi film izlenirdi ogün. Bir de yeminimiz olurdu bizim “Kumandayı kapan ölsün, benden gayrı diyende” muhtemelen abim ve ablamın uydurduğu bir yemindi bu:) Çünkü yaşlarımız yakındı ve birbirimize söz geçiremiyor, kumandaya kimin hakim olacağına karar veremiyorduk. Kim bulmuşsa güzel bir çözüm bulmuş, ben de onlara ayak uydurup kumanda kapma yarışmasına tüm gayretimle girerdim. Kim kaparsa hızlıca yemini eder, kumandayı istediği yere bırakır diğerleri dokunamazdı.. Eh o Kuman’da artık yeminliydi :) 
Eğer televizyon izlemek istemiyorsak ilk teknolojik oyuncak sayılan Tetris ve sorumluluk almayı öğreten bir sanal bebeğimiz vardı oynamak için, namı diğer Tamagotchi. Önce ne olduğu belli olmayan bir hayvan sahiplenirdik. Yumurtasından çıkmasını beklerdik sabırsızlıkla, çünkü neye benzediğini merak ederdik. Sonra büyütürdük onu,  Uykusu mu gelmiş, karnı mı acıkmış biz ilgilenirdik. Birbirimizle yarıştığımız da çok olmuştur; “senin bebeğin kaç yaşında?” “Benimki 3 kilo oldu, seninki?”. Elbette o yaşta bile bi kıskançlık bi haset besliyoruz rakibimize :) Bir de teknolojiden sayılan Atariler vardı herkesin evinde. Biz Mario kardeşleri, Street Fighter savaşçılarını, Tank 90’ı öyle tanıdık. 
Teknoloji demişken bilgisayar öyle herkesin evinde olmazdı, eğer varsa onlar şanslı çocuklardı. Babamın teknolojiye olan ilgisi sayesinde biz şanslı çocuklardan sayılırdık o zamanlar. En sevilen oyunlar Tomb Raider, Fifa 98, Counter Strike’tı. Ama elbette ki bilgisayarlar şifreliydi öyle her istediğimizde açıp oyun oynayamazdık, misafir çocuklarına da hava atamazdık ailemiz tembihlerdi “açarsam arkadaşına oynatacaksın” diye. Olsun, bilgisayar açılsın da... 
Şimdilerdeki gibi o zamanlarda bile yabancı dizi takip ederdik. İhtiraslarla, entrikalarla dolu Rosalindamız, ağzıyla ses çıkarabilen ve birçoğumuzun o sesleri denediği Jones polisimiz (Polis Akademisi), hepimizin ilk sadık köpeği Lassie’miz vardı. Televizyonda yayınlanacağı gün hayatı durdurup ödev yapmadığımız yerli kahramanlarımız da vardı mesela Sıdıka, Çılgın Bediş, Memoli, Ruhsar, Süper Baba ve tabiki Aynalı Tahir’imiz... 
Teknolojiye bu kadar yakın değildik ama bilimden, sanattan da uzak değildik çünkü hepimizin evlerinde “AnaBritannica” ansiklopedileri vardı :) 118 80’i bilmiyorduk ama Altın Rehber’imiz vardı. IQ ölçme testlerini bilmezdik ama zeki miyiz aptal mıyız Solo Test söylerdi bize:) 
Şimdi aileler çocuklarını, kartlara para yükleyip, havasız Avm de türlü teknolojik oyuncaklara bindirip eğlendiriyorlar. Bizim zamanımızda Lunapark lükstü ama her sokağa gelen seyyar salıncağımız vardı. Onun keyfini, verdiği mutluluğu yaşayamayan çocuklara üzülmüyor değilim. 
Annemizin ekmek almak için verdiği para üstüne hep alacak birşeyler bulurduk mesela Patlayan Şeker bizim için ilk adrenalindi. Sulu göz , dün gibi ekşi.. Bir de almaktan hiç vazgeçmediğimiz, boğazımıza kaçacak diye anne-babamızı acayip tedirgin eden leblebi tozu. Aldığımızda kendimizi zengin sandığımız altın kaplı çikolatalar. Eğlence bunlardı bizim için. Ve daha neler neler... 
Böyle masum bir çocukluk yaşadıktan sonra şimdilerde mutlu olabilmek çok zor. Bu yüzden yetmiyor elimizdeki hiç bir şey, çünkü çocukluğumuzda her şey öyle az ama öylesine kıymetliydi ki.. O zamanlardaki çocuğun mutluluğunu arıyor ruhum ve eminim sizler de.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Nuray Gündoğdu
Nuray Gündoğdu - 1 ay Önce

Geçmişe yolculuğun bu kadar keyifle kaleme alındığı bir yazıyı okumak beni de kendi çocukluğuma götürdü teyzecim...yeni nesillerin de kendi çocukluklarını özlemle hatırlayacağı ihtimali nedense ürkütücü geldi şimdi; bu yalnızlığın beteri de mi olacak... :( yüreğine, kalemine sağlık kuzum, keyifle okudum, harikasın!

Merve Karaarslan
Merve Karaarslan @Nuray Gündoğdu - 1 ay Önce

Her ne kadar 90’lar olarak çizsem de sınırı, şunu biliyorum ki sizlerin çocukluk ve gençlik yılları tadından yenmez güzelliktedir! :) Ruhu bu kadar güzel bir okura sahip olduğum için çok şanslıyım. Seni çok çok çok seviyorum! ♥️