AŞIĞIN ÖYKÜSÜ 1: YENİ ADLAR

Gözlerini açamadı. Uyanıktı ama gözlerini açacak kadar değil. Bu duruma son vermek istedi, çünkü bilinci bu yerin farklı bir yer olduğunu fısıldıyordu. Böyleyken bu kadar uyumak aymazlıktı.
“Uyanmalısın Leyla hadi kalk!” dedi kendine. Gözleri bu kararlılıkla hafif aralandı. Etrafına baktığında ilk fark ettiği şey, pencere pervazlarından yansıyan ışık demetleri oldu. Işığı görmek ne güzeldi ne iyi geldi Leyla’ya. Işığı görmek huzur bulmaktı, çünkü ışık bir iyilikti çünkü kutsal olan hep ışıkla tasavvur edilirdi. Başını sola çevirdi: iki büyük otantik pencere, üstelik yattığı yer boyunca. Pencerelerin önünde saksıda bekleyen bir çiçek gibi kendisi. Hiç sulanmamış, toprağı değişmemiş, ölmekte olan ama bir tek ışık vuran bir çiçek. Bir çiçek nasıl böyle yaşardı? “Işık ışık” diyerek kendince yorgun bir tebessümle cevap. Işıktan başka bir şeyi olmayan Leyla, ahh Leyla! Işık biraz güç vermişti demek, yine yeniden. Gücüne dayanıp kendince güne “Merhaba” dedi. Yine de çok halsizdi, asırlarca çile çekmiş gibi yorgun.
Kapı önünde insan sesleri ve ses yavaş yavaş hem yaklaşıyor hem de artıyordu. Derken bir tıkırtı ve iki hizmetkar içeride. Erkek olan “Aahh uyandınız demek, hiç uyanmayacaksınız diye çok korktuk!” Kadın hizmetkar erkek olanla hem fikirmiş gibi başıyla onayladı. Kadının elinde beyaz havlular, kadın bir hizmetkardan çok hemşireye benziyor.
Leyla yatağından doğrulmaya çalıştı. Kaykılarak yarı oturur vaziyete getirdi kendini. Dinliyor ama cevap vermiyordu. Erkek hizmetkar bir sözcü edasıyla “Bir şeye ihtiyacınız olursa biz dışardaki kulübedeyiz, seslenseniz yeter! Hemen geliriz. Kahvaltınızı da birazdan getirelim mi!”
Leyla yorgun tebessümünden bir parçayla: “Evet”.
Hizmetkarlar ölçülü tebessümlerine saygılı bir selam ekleyip dışarı çıktı. Odada yalnız kaldı yine. Sesi üzerinde düşünmeye başladı. Sesi ne kadar tuhaftı, sesini yadırgadı. Kendinden emin olduğunda ne kadar gür ve güçlü çıkardı. O zamanlar hayattan alacaklarının habercisiydi. Gülüşleriyle, kahkahalarıyla beslenirdi. Peki ya şimdi! İçindeki sönmüş volkanların külle savrulan rüzgarı. Bu rüzgar da ancak bu kadar ses olurdu.
Sesi üzerinde düşünmekten silkinip odayı incelemeya başladı. Her tarafta tarihten süzülüp gelmiş ahşap oymalar... Duvar köşelerinde yer yer altın işlemeli varaklar ve şamdanlar. Önünde kahverengi oyma bir sehpa. Sehpanın ilerisinde birkaç basamak ile aşağı iniliyor. Ordan inip dışarıya bakmak istedi. Usulca sehpanın yanından geçip yavaş adımlarla basamakları indi.

Solundaki kapı dışarı açılıyor olmalıydı çünkü hizmetkarlar o kapıdan çıkıp gitmişti. Kapının topuz yenini tereddütle çevirdi. Sanki açılan kapı onu yutacakmış gibi geldi. “Artık korkacak ne kaldı ki!” Kararlılıkla kapıyı açtı. Kapıdan gelen gıcırtı. Mermer merdivenlerden aşağıya inen bir patika ve yemyeşil bir bahçe. İşte sağda hizmetkarların kulübesi. Etrafta kimsecikler yok. Bir müddet sessiz ve sakin çevreye bakındı.
Hava ne soğuk ne sıcaktı. Belki de hissetmiyordu. Üzerine bakmaksa hiç aklına gelmemişti. Hayret etti. Aynaya bakmadan hiç dışarıya çıkmazdı. Kendine çeki düzen vermeden ne dışarı çıkmak ne de insanlarla karşılaşmak isterdi. Şimdiyse hiçbir önemi yoktu bunun. “Artık ben böyleyim demek!” Çevreye son bir kez daha bakınıp eve girmek üzere sırtını döndü. Kapıya yönelirken farketti: kapının üzerinde renkli camlardan oluşmuş bir yelpaze.Güneş ışınlarıyla parlayan yelpaze. Dışarı çıkarken yüzünü terketmiş olan yorgun tebessüm tekrar yüzüne kuruldu ve içeri. Odayı kaldığı yerden incelemeye devam etti.
Solda sehpayla aynı renkte bir divan. Üzerinde hiçbir şey yok. O anda uyuduğu yere baktı ve oranın da benzeri bir divan olduğunu farketti. Karşısında bir kapı daha. Oraya yönelecekken dış kapıdan sesler. Dış kapıya yöneldi, açtı ve bir çift. Bunlar kim diye düşünemeden, arka kapıdan gelen erkek hizmetkarın sesi: “Bunlar Sefa ve Leyla””
“Aaa ben de Leyla” ve güzel çiftle bir süre sohbet. Ne hakkında konuşuyorlardı pek farkında değildi. Ama ruhundaki bir parçayla ve aşina olduğu insanlarla konuşuyormuşçasına rahattı. Çift vedalaşıp gitti, hizmetkarsa ortalıkta görünmüyordu. “Neyse” deyip keşfe kaldığı yerden devam etti. Orta kapıyı açtı ve farklı bir odaya girdi. Bu odada yemek masası ve üzerinde kahvaltı sofrası. Kendini hiç aç hissetmiyordu. Sohbet doyurmuştu demek ve diğer odada olduğu kadar yorgun değildi. Odanın soluna çevirdi başını ve orada koyu kestane saçlı bakımlı bir kadın. Kadına “İşim belli olana kadar buradayım!” deyiverdi. Kadın bu sözlerden pek etkilenmemişçesine odanın soluna kümelenmiş çiçek bahçesine yöneldi. Eline bazı tohumlar alıp saksılara dikmeye başladı.
Leyla: Ne güzel tohumlar!
Kadın : Aslında işin için gideceğin çok yer var. Hepsini denemelisin.
Leyla: Biliyorum, burda uzun süre kalamam, tohum ekilince uzun süre tohum kalamaz çünkü.
Kadın sessizlikle karşılık verdi. O sessiz ve huzurlu çiçeklerle ilgilenirken masadaki yoğurt kutusuna takıldı. Leyla’nın gözü ve yoğurda bakmak için uzanınca kabı deviriverdi. Mahçupça,

dökülen yoğurdu tekrar kutuya koymaya çalıştı. Ne ilginç yoğurttu! Hemen kutuya girivermişti. Keşke dökülen ve dağılan her şey bu kadar kolay yerine gelebilse diye geçirdi içinden ve bir çırpıda yardım edip tekrar çiçeklerine dönen kadına da hayret etti. Ne kızgın ne mutlu ama huzurlu ve kendi halinde. Sanki aşırı olan her duygu neşterle vücudundan alınıp atılmıştı. Ne kadar güzel görünüyordu. Güzel olan aşırılıklardan kurtulmuş olmak mıydı? Peki ya eksiklikler, eksiklikleri tamamlamak da güzel değil miydi?
Düşüne düşüne odanın tersi yönde olan pencerelere yöneldi. Orada bir plaja kurulmuş piknik masaları ve birlikte vakit geçiren insanlar. Biraz ötede deniz. Denizin dalga ve insan sesleri etrafa yayılıyor. Kim bu insanlar? Nereden geldiler acaba? Sorulara dalmıştı ki düşünceleri eve sıçradı. Ne ilginç ev! Bu evde, içinde tuhaf bir boşluk hissi taşısa da güvende hissediyordu. O anda kapıda bir tıklama. Kapıya yöneldi ve açtı. Karşısında ilk odada gördüğü çift. “Aaa Sefa ve Leyla!” deyiverdi. Hizmetkar yine arka kapıdan girmişti ve müdehale etti. “Hayır onlar Hanife ve Osman!”
Leyla : Nasıl olur az önce tanıştık. Adları buydu. Hatta aa adımız aynı demiştim.
Hizmetkar: Evet adınız yine aynı. Senin adın da artık Hanife.
Leyla şaşkın bir yüz ifadesiyle bir çifte bir hizmetkara bir çiçeklerle hala uğraşmaya devam eden kadına baktı. Gözlerini tavana dikti. Desenler desenler her tarafta desenler. Döne döne kendine gömülen desenler. Onlar gibi dönmeye başladı. “Hanife, Hanife, Hanife” diye diye döndü. Adını söylüyor dönüyordu, döndükçe adı ruhuna daha bir yerleşiyordu. Artık hiç durmak istemiyordu, dönmeye devam etti. Bir süre sonra döndükçe evin zemininden gökyüzüne inmeye başladı. Meğer evin altında toprak yokmuş! Hayret etti ama yine de döndü, durmadı. Yaşadığı ülkeye, şehre, eve, yatağına gelene kadar. Sonra yatağına düştü. Düştü çünkü düşmenin yarattığı büyük bir sarsıntıyla gözlerini açtı. Yatağı sanki hala sarsılıyordu. Tavana dikti gözlerini, donuk gözlerle tavana bakıyor, düşünüyordu. Bu düşmüydü yoksa gerçek miydi? Karar veremedi ama olacak bazı şeyleri biliyordu artık. Yeni adlardan anladıkları vardı. “Yeni adım yani kaderim, elveda Leyla!” Acaba kaderimde ne var? diye düşündü. Sonra düşünmekten vazgeçti. Çünkü içindeki bir ses: “Düşünmek her zaman kaderi anlamaya yetmez. Kader yaşanmak içindir!”diye fısıldıyordu. İçindeki sesi artık dinliyordu.

YORUM EKLE