Bir Serginin Hikayesi: KIŞ BAHÇESİ

         Okul bahçesinde dört tarafta bir şeyler arayan tombul bir çocuk vardı. Yanakları koşmaktan kızarmış, telaşı gözlerine vurmuş, fazla hareket etmekten hayli terlemiş bir şekilde ordan oraya koşuyordu. Hatice Hanım çocuğa şefkatle bakıp “Ne arıyorsun bakayım?” diye sordu. Çocuk derin bir iç çekişe biraz hüzün, biraz hırs ve biraz da öfke ekleyerek “Bu dünyadaki en değerli şeyi arıyorum.” diye karşılık verdi. Hatice Hanım gülümseyerek “O halde kolay gelsin” dedi. Çocuk pek oralı olmadı. Hatice Hanım’ın o anda diline vurmak istemediği düşünceler zihninde bir sır gibi duruyordu, özetiyse “yani kendini” idi. O da büyüdükçe anlayacaktı tabii diye iç geçirdi sonra büyüse de bunu anlayamayan insanları düşündü. Yüzündeki tebessüm dondu. Aynen kilden yaptığı sırlanmış çömlekler, saksılar, çiçekler, vazolar gibi.

         Sahi Hatice Hanım kimdi? O bir seramik sanatçısı. O kile farklı bir hayat, çeşitli şekiller veren, sonra onları ateşle buluşturan, sırlayan, hayatla kaynaştıran kadın. O bazen Hatice Yüksek logosunu yaptığı eserlerine annelerini unutmasınlar diye basan bir öğretmen. Sonraonları zamana emanet edip bekleyen evlat, kardeş, teyze ve dahası. Elindekini her şey yapmaya açık tutan ve her şeyi sırlayabilen bir  sanatkar. Bu yüzden sırlanmak, şekil almak ve var olmak için ona muhtaçtır kil ve toprak. Hal böyle olunca bir seramik sanatçısı olan Hatice Yüksek, bir yerde uzun süre duramazdı.

         Hatice Hanım, çocuğun yanından ayrıldı ve en değerli şeye ulaşmak istercesine atölyesine doğru adım attı, sırlarla dolu dünyasına yeniden girdi.  Oradaki yolculuğuna devam etmek için eline bir saksı aldı. Her yolculuk insanın kendisineydi çünkü ve çok az kişi kendini bulabiliyordu. Saksıyı eline almak kendini yeniden bulmak gibiydi ve en değerli şey insanın kendini bulmasıydı. Kendini bulmuş insanlar, doğadaki her canlının kendi gibi değerli olduğunu bilir, onları korurdu. O insanlar yaşam hakkının sonsuz kaynağını bir nimet gibi görürdü. Bu düşüncelerle saksıya kuşlar için su kapları yaptı. Her kuşun tüylerini okşuyormuş gibi bir his yayıldı yüreğine. Yüreği kanatlandı, göğün mavisine gitti. Saksının mavisi işte o sonsuza açılan gökyüzüydü biraz. Sonra çocukluğuna kondu düşünceleri, birbirine kardeş evlerle dolu köyüne. Saksının kahvesi işte o köyün toprağıydı. Sonra biraz yürüdü o köyde ve tek yürek olmuş insanlara baktı bir süre. Orada acı ve sevinçler herkesindi, hiçbir şey yalnız değildi. Ne bir duygu ne bir insan ne de bir ev. Başka bir saksıyı daha eline aldı.Yüreğinde hasretle daha da büyütmüş olduğu memleketine dokundu elleri. Saksının yeşili işte o memleketteki ağaçların, bitkilerin ruhuydu. Hasretten olsa gerek, köy evlerini saksının kenarına birer birer değil de bir bütünmüş gibi ekledi, yani hiç bölünemezmiş gibi onlar hep öyle kalmalıymış gibi. O ana eşlik edecek en güzel türkü Malatya Malatya bulunmaz eşindi, mırıldanmaya başladı. Memleket sevgisi, insanın kendine yaşamak için her gün yeni bir şans vermesi gibiydi. Nasıl bir insanı sadece bir insan doğurursa, yine o insanı da sadece bir yer dünyada karşılardı. Bu bir köy, şehir veya ülke olsun farketmezdi. Her durumda özlemeye değerdi, biraz yüreği burksa da. Bu yüzden özlemden yaptığı evlere genelde ışık az vururdu. Ama memleket türkülerini dinlerken, söylerken veya eski sevinçleri hatırlarken gözlerindeki ışık artar ve aynı ışık evlere de vurmaya başlardı. O anda her saksıya biraz krema bulaşmış gibi olurdu. İşte saksının krem rengi. Her rengin sırları vardı ve her sır, her saksıyla birlikte değişiyordu. Hatice Hanım sırlarını saksılara anlatmaya devam etti.

          Hatice Hanım çalıştıkça çalıştı, evler de çoğaldıkça çoğaldı. Onlar çoğaldıkça içi ısındı Hatice Hanım’ın. Halbuki pek de sıcak bir hava değildi. Sonra ne çok saksı yapmış olduğunu fark etti. “Benim içimi ısıttığınız gibi gören herkesin içini de ısıtın emi!” dedi saksılarına. Sonra okulun bodrum katında yer alan atölyesi verimli bir tarla, saksılar da tohum oluverdi gözünde. Bir tohum nasıl yaşama yön veriyorsa saksılar da öyle yaşama yön verebilsin istedi. Sıradan bir saksı bahçesi değildi bu bahçe. İnsan yüreğine umut ve güzellik dolduracak, onları büyütecek ve kendinden başkası için  de var olacak bir Kış Bahçesi’ydi. Her mevsim var olacak ama en çok üşüyenlerin yüreğini ısıtacak, masal gibi bir Kış Bahçesi. Siz de içinizi ısıtmak isterseniz Keçiören Halk Eğitim Merkezine gidip bu eşsiz bahçeyi görebilirsiniz. Görmeniz dileğimle, hoşça kalın.

YORUM EKLE