M. Ali EŞMELİ

Yaşlı bir adam, gösterişli evinin balkonunda derin bir nefes alarak koltuğuna yaslandı. Derin bir nefes almıştı, ama bu nefes titrek bir nefesti artık. Son teneffüsün nefesleriydi. Belki birkaç gün içinde sayıları tükenecekti. Farkındaydı. Düşünceli bir hâlde oğluna döndü:

–Evlâdım, artık demir almak zamanı geldi.

–Öyle deme, babacığım, Allah gecinden versin! 

–Gerçek bu, evlâdım.

–Ama...

–İnsan kendini bilir. Nefesimin bitmez sandığım sayıları, iyice azaldı. Bunu hissediyorum. Herhâlde birkaç güne tamamen bitmiş olacak... –Gaybı Allah bilir babacığım, öyle deme.

–Elbette Allah bilir; ama görmüyor musun, her şeyle ölümün gaybını bize malûm hâle getiriyor ve sonra da çekip alıyor? Bunu, zinde zamanlarımda hep söylerlerdi de bir türlü anlamazdım. Şimdi çok iyi anlıyorum. Keşke daha önce anlayabilseydim...

Yaşlı adam, tekrar zorlanarak derin bir nefes daha almaya çalıştı:

–Baksana nefes almak bile yoruyor. Nefes, adamı yorar mı? Yormaz ama, yoruyor işte. Son tükeniş nefesleri olunca öyle yoruyor ki, anlatamam. Normalde hayat veren ve rahatlatan nefes, şu anda hayat bitiren ve ter döktüren bir sancı gibi. Hele en sonuncusu çok daha zormuş. Acaba nasıl olacak bilemiyorum... 

–Babacığım, herkes için zor değil diyorlar.

–Öyle ama, onlar âhiret çilesini tam çekenler için. Geç anladığımdan, o çileyi çekemedim.

Yaşlı adam, konuşmasına ara verdi biraz. Dinlendi. Sonra alabildiğine uzanan çiftliğine uzun uzun baktı. Sonra dertli dertli iç çekti:

–Âh evlâdım! Yazık ki ben sadece şu ucu-bucağı görünmeyen toprağın, yani dünyanın çilesini çektim. Açıkçası, şimdi elimden uçup gidecek, bana kalmayacak bir şeyin çilesini çektim. Benim olmayacak bir şey için bunca yoruldum.

–Fakat baba!

–Evet; bir karış toprak için bile ne kadar kavgalar ettim. Bir ağaç yaprağı için kaç kişiye küstüm. Bir tutam ot yedi diye komşunun hayvanlarına dahî yapmadığımı bırakmadım. Mahsulümü çalmasınlar diye kaç gece sabahlara kadar silâh elde uyumadım. Mal-mülk yüzünden onca kişiyle boğaz boğaza geldim. Bir ömür gürültü-patırtı eksik olmadı. Ne yaptım ettim, başarılı oldum ve şu koca çiftliği kurdum. Fakat ne için? Şimdi bütün bunlar neye yarayacak? Hiç...

–Hiç deme baba!

–Hiç evlâdım, hiç! Çünkü hayır-hasenat nedir onu da bilemedim. Cömertlikten nasipsiz yaşadım. Şayet zamanında dolu dolu hayır-hasenat işleseydim, onlar benim yanımda olurdu şimdi. Fakat yapamadım. Şimdi de yapamıyorum. O yüzden can pahasına kavgasını verdiğim her şey, şimdi beni yalnız bırakacak...

–Baba, biz hep yanındayız, ne diyorsun?

–Ben kabre girince de mi? Ben toprak altında iken yanımda kalabilecek misin? Ne mümkün! En fazla imamın telkini bitene kadar orada beklersin, o kadar...

Babasının bu acı ve derin tefekkürü, onu daha fazla üzmesin diye; oğlu, konuyu değiştirmek istedi. İşlerle ilgili birkaç husus sordu. Fakat baba artık işlerden yana pek oralı değildi:

–Konuyu değiştirme evlâdım, son nefeslerimi de bana yaramayacak şeylerin çilesine kurban etmeyeyim. Kulağını aç da şu cümlemi küpe yap!

Oğlu, çaresiz boyun büktü:

–Buyur babacığım!

–Oğlum, benden sana son tavsiye şu olsun: Hayatta ne yaparsan yap, ne olursan ol, hangi sıkıntıya girersen gir, mutlaka dikkat et, bak, âhirete faydası var mı? Varsa, her türlü çileyi çekmeye değer. Yoksa, rahatlıklar bile insan için bir felâket habercisi, en ağır çile...

Yaşlı adam sustu. Yorulmuştu. Oğlu da, sustu. 

Biraz sonra baba uykuya daldı, oğlu derin düşüncelere...

Çok geçmedi.

Bu konuşmanın ikinci günü, yaşlı adam, bu sefer ebedî bir uykuya daldı. Son nefesini verirken yanında kimse yoktu. Herkes tarladaydı. Üç saat sonra fark ettiler.

Evini, bir mâtem figanı kapladı. Gözlerden seller fışkırdı. Ciğerlerden dumanlar yükseldi. Diller lâl oldu.

Fakat sadece bir müddet.

Kısa bir müddet.

Sonra her şey unutuldu gitti...

Zaman geçtikçe hiçbir şey onu hatırlatmaz oldu.

Oğlu da, aynı şekilde yaşlandı ve gün geldi ölüm döşeğine yattı. Başucunda duran kendi çocuğuna titrek bir dille şu cümleleri söylemeye çalıştı:

–Evlâdım! Babamdan bana çok mal-mülk kaldı, diyordum. Babam gibi ben de onlar için ne kadar çile çektim, ömrümce hizmet ettim, fakat şimdi hiçbiri benimle gelmiyor. Meğer onlar babama kalmadığı gibi bana da kalmamış. Ne yazık, bunu anlayamadım! Doğrusunu sorarsan, babamdan bana kalan gerçek bir şey vardı, lâkin onun da değerini bilemedim.

Henüz on altı yaşında bir delikanlı olan çocuğu şaşkın ve üzgün bir vaziyetteydi. Sordu:

–Dedemden sana kaldığını söylediğin şey nedir babacığım?

–Hiç tutamadığım şu nasihat evlâdım, şu gerçek nasihat!

Öksürdü. Bir daha öksürdü. Sonra iki dakika susup kendini toparlamaya çalıştı. Güç belâ tekrar konuşabildi:

–Babam demişti ki: 

«Hayatta ne yaparsan yap, ne olursan ol, hangi sıkıntıya girersen gir, mutlaka dikkat et, bak, âhirete faydası var mı? Varsa, her türlü çileyi çekmeye değer. Yoksa, rahatlıklar bile insan için bir felâket habercisi, en ağır çile...» Hakikaten öyle oldu. O da, ben de bu gerçeğin birer acı örneğiyiz şimdi. Bari sen, bari sen erkenden bunu idrak et oğlum...

Kelimeler titredi. Sonra derin bir sükût.

İnsan ömrünün gerçeği.

Ömür...

Birkaç nefeslik emanet.

Çilelerle dolu.

Hayatı uzun gösteren, bitmeyecek gibi hissettiren de o çileler harmanında insanın yaklaşımları ve çırpınışları.

Gerek mal uğruna çile ve çırpınışlar, gerek mevki uğruna, gerek rahatlık için, gerek eğlence için, zevk u sefâ için. Şunun veya bunun için.

Kimileri öyle akıntılara kapılıyor ki, sanki hiç ölmeyecek! Sanki hiç hesap vermeyecek! Sanki bunca nizam ve ilâhî tanzim boşuna!

Fakat öyle değil tabiî.

İşin yüce bir gerçeği var.

Onu görmediği için;

Herkes çilesiz bir hayat derdinde. Belki âhireti de bu yüzden hesaba katmıyor. Hesaba katsa, hayat, ona göre kim bilir nasıl çileli geçecek, diye düşünüyor.

Sonra da her şeyde çilesizlik, «Armut piş, ağzıma düş!» yaklaşımı önce çıkıyor.

Mal-mülkte, makam-mevkide, ilim ve sanatta, eğitim ve terbiyede, dostluklarda, ailede, münasebetlerde, faaliyetlerde, hizmetlerde, hâsılı hayatın her alanında kolaycılık, boşvercilik, her şekilde olurculuk, yani çilesizlik ağır basıyor.

Çilesizlik ağır basıyor, ama bu ağırlık, sonra öyle bir çileye dönüşüyor ki, dağlardan daha tonajlı oluyor. Meselâ; çocuk hiçbir sıkıntı çekmeden yetişsin, dediğinizde; onu rahatlık ve ayarsızlık çukuruna atmış oluyorsunuz ve neticede yetişmemiş bir tip doğuyor. Sonra da yetiştirilemeyecek bir tip hâlini alıyor. Ondan sonra da çilenin bini bir para. Aileden topluma her yer çile harmanına dönüşüyor.

Bu hakikati görmeyen en yaldızlı ve cilâlı prensipler, anlayışlar ve yaklaşımlar ise, uygulamada tamamen soluk ve pörsük çıkıyor. Akıllar da, kalpler de; fikir ve hisler de.

Fark edenler kavrar ki;

İmtihan dünyasının denklemini iyi çözmeli, anlamalı ve ona göre hayatı en doğru şekilde ve iki âlemi de kapsayacak gerçekçi bir mantıkla tanzim etmeli. Doğru ve mânen faydalı olan çilelerin içinde yoğrulmalı. Asla, adı rahatlık olan bir gafletin sonsuz azap çilesine düşmeyi çilesizlik zannetmemeli.

Çünkü zannedince, maalesef;

Ne dense, ne söylense, kimileri bu zannın kurbanı olmaktan kendini kurtaramıyor.

Sorsanız;

Çileden kaçıyor. 

Hâlbuki çilelerin tam ortasına düşüyor. Fakat şimdilik anlamıyor. Anladığını zannettiği de, anlamasını engelliyor. Ayrıca kaçtığı çilelerden sadece geçici bir kurtuluşun, bir teneffüslük geçici boşluğun rehâvetinde yine geçici olarak tattığı haz, ona perde oluyor. Gözlerini ardına kadar açsa da içine düştüğü kalıcı ve büyük çileleri görmüyor, göremiyor.

Böyle olunca da;

Vaktinde üç damla ter dökmenin çilesinden kaçarken, iş işten geçtikten sonra kazanlar dolusu terlemenin içine düşüyor. Yorulmaktan kaçarken, yatmanın getirdiği bunalımla yoruluyor ve bu mânâsız yorgunluktan dolayı da çıldırıyor.

Şimdi bu;

Her toplumda meşhur bir netice.

Kaçış var, çözüm yok.

İşte!

Nicesi;

Evlâdın çilesinden kaçıyor, bir köpeğin çilesine saplanıyor.

Sağlam bir eğitimin çilesinden kaçıyor, çürük bir câhilliğin sadece ambalâjı ilim olan cilâ ve belâsında helâk oluyor.

Sorumluluk yükünden kaçıyor, onun yüz kat daha ağırının altında eziliyor.

Faydalı olana üç nefes harcamaktan kaçıyor, faydasız olana ömrünü gömüyor. 

İyilik ve güzellikten kaçıyor, kötülük ve çirkinliğin içinde kayboluyor.

Nasıl bir mantık?

Şifâya küskün, mikropla dost. Yanlışa yatkın, doğruya tereddütlü. Günaha serbest, sevaba vizeli. Rezilliğe mükâfatlı, dürüstlüğe cezâlı.

Akıl kârı mı?

Değil elbette.

Fakat şeytanın iğvâsıyla boyanıp da akıl ve mantık ile kılıflanmış. Bu yüzden çok kimse, yaptığı yanlışı da gafleti de savunuyor. En olmayacak şeyi bile şiddetle müdafaa ediyor. Sahiplendiği eksi kutupta aklın ve mantığın bütün satrancını sergiliyor ve artı kutbu mat etmek için uğraşıyor da uğraşıyor. Hem de öylesine çileler çekiyor ki akla zarar!

O hatalı çileler, çünkü ona lokum gibi lezzetli geliyor.

Niye?

Âhiret terazisinde tartmadığı için.

Eğer tartsa, görecek ki; âhiret çilesi, dünya çilesinden daha kolay, daha bereketli, daha faydalı ve daha gerekli. Buna mukabil dünya çilesi de, âhiret çilesinden kat kat daha zor. Üstelik tamamen çorak, faydasız, yersiz ve hüsran dolu. Bomboş çile.

Boşa çekilen çile de, çilenin en kötüsü.

Düşünelim:

Mal-mülk için onca çekilen çile, bol bol hayır ve hasenat ile taçlandırılmaz da insanı âhirete bomboş ve yapayalnız gönderirse, insan neyin çilesini çekmiş olur?

İyilikler için onca çekilen çile, kötülükler üreten bir vasıfta servis edilirse, insan neyin çilesini çekmiş olur?

Dostluklar için çekilen onca çile, ihanet ve zarar doğurmuşsa, insan neyin çilesini çekmiş olur?

İnsanlık için çekilen onca çile, sadece sûrete hizmet eder de sîreti hiç hesaba katmazsa, insan neyin çilesini çekmiş olur? 

Evlâtlar için onca çekilen çile, yalnız biyolojik yönde gerçekleşmiş de şahsiyet ve rûhâniyet açısından kayda değer hiçbir şeye faydalı olmamışsa, insan neyin çilesini çekmiş olur?

Eğitim için çekilen onca çile, onca masraf, onca zamandan sonra elde avuçta netice itibarıyla hiçbir şey kalmaz da yarına sadece faydasız bin bir eyvahtan başka bir şey bırakmazsa, insan neyin çilesini çekmiş olur?

Yaşamak için onca çekilen çile, helâl ve haram ölçülerini târumâr ederse, insan neyin çilesini çekmiş olur?

Ya da;

Neyin çilesini çekmemiş olur?

Kendimize de sormalı:

Biz neyin çilesini çekiyoruz?

Neyin çilesini çekmiyoruz?

Hangi çileden kaçıyor, hangisine koşuyoruz?

Çileleri doğru okuyabiliyor muyuz?

Ayırt etmek için;

Önce doğru okumalı.

Sonra kendimize seslenmeli:

Ey gönül, hiçbir çile, ezâ gelmesin sana,
Yılanı, yılmayanı çileler söyler bana!
Önce dosdoğru oku, boşuna çekme çile,
Netice, kevser olur, içersin kana kana!..

Ancak bir çile var ki, ölsen bile çekilmez,
Hak çileden kaçıştır, o çile, Hakk’ı bilmez,
Karar ateş mi dedin, daha ateş o firar,
O ki, tâ cehennemden dünyâya dalan körfez!

O hâlde hak çileden sakın kaçmaya kalkma,
Dopdolu gelen lutfu, boşa saçmaya kalkma,
Kıyâmet yaklaşırken, rahatlık zannederek,
Boş çileye gönlünü bir kez açmaya kalkma!

Kaybettirir boş çile iki dünyada bize,
Boş çile, en taşınmaz ağırlık iki dize,
Ey Seyrî tekrar söyle; hak çileden kaçana,
Boş çile, yenilgidir şeytan denen kerize!

Boş çile!

Bin bir çileden kaçan insanın en çok düştüğü çile bu.

Kimisi;

Yüzüp yüzüp kuyruğuna gelir de, tam orada çile yüzünden iflâs eder. Tırmanır tırmanır da, tam seddi aşacakken, yine çile yüzünden yuvarlanıverir. Oysa yüz kilometre tırmanmıştır, fakat bir adım daha atmak çilesi, yılgın gözünde öyle büyür ki, boşluğa rahatça salıverir kendini. Ancak onca mesafeden yere düşene kadar bir rahatlık yaşar sadece. Yere çarpınca ise, o rahatlığın çilesi, artık hiç dayanılmaz bir çiledir. Öyle bir çiledir ki, bazen on kez ölümden daha beterdir. 

Aynı şekilde;

Cennet yokuşunda yorulup da kendini cehennem boşluğuna bırakanlar da hiç dayanılmaz bir çilenin kurbanı olurlar. Adam olacakken eğitimin sıkıntılarını kaldıramayıp da hamlığın çukuruna yuvarlananlar da hiç dayanılmaz bir çilenin kurbanıdırlar. 

Her çile çekilir de, işte bu çile çekilmez.

Çünkü bu;

Cehâlet ve gaflet, şeytan ve nefis, kötülük ve hüsran karşısında kendi mağlûbiyetini sağlamak için çekilen en boş çile.

Yani her bakımdan;

Kaybetmeyi kesinleştirmek için çile çekmektir bu.

Düşünün;

«Ben ille de düşmana mağlûp olacağım!» diye kavga eden bir adam, ne kadar ahmaktır! Bu ahmak, dünyanın en zekisi de olsa, yine de ahmaktır. Zekâsının ona katkısı, ahmaklığının daha kaliteli olmasından öteye geçmez. Yani zekâsı, onu daha fazla ahmak yapmıştır ancak. Kötü olmak için boğuşan ve didişen tipler de öyledir. Ahlâksızlık ve vicdansızlık için mücadele eden uğursuzlar da öyledir. Rahmân’a nefret besleyip de şeytana kuryelik yapan cehennem odunu da öyledir. 

Bazıları niye anlamaz?

Hiç Nemrut olmak için çile çekilir mi?

Firavun olmak için çileden çileye çırpınış olur mu?

Biz, olmaz diyoruz ya...

Fakat dünyada;

Olur diyenler, hiç de az değil.

Oysa boş çilede;
Image
En güçlü ve kaliteli çırpınışlar bile, en sonunda felâket ve kesin mağlûbiyetle neticelenmiştir. Ölümü gelip de Allâh’a mağlûp olmayan bir tane âsî var mı? Yok. Öyleyse kesin mağlûbiyetli bir hazin sona, onca emek ve çile ne diye? 

Hele ki bu hususta, tarihten beri milyonla kötü örnekler varken aynı hatalar ne diye?

İşte mezarlıkların figanı:

Boş çile kuşatmışsa bu dünyada her kimi,
İşte kupkuru kelle, onun akl-ı selîmi!.. (Seyrî)

O zaman tabiî kalb-i selîm de yok. 

Âkıbet; 

Kötülüğe, eğriliğe, eksiye ve günaha hizmetçilik yapan çileler, bir gün daha büyük, belâlı ve kalıcı çilelerden ibaret. 

Ancak;

İyiliğe, doğruluğa, artıya ve sevaba hizmet eden çileler, tamamen lutfa ve kalıcı nimetlere dönüşmekte.

Şimdi tekrar soralım;

Neyin çilesini çekiyoruz? 

Neyin çilesini çekmeliyiz?

Cevaplarımız;

Çileyi eğri çekenlerden aldığımız ibret yanında, çileyi doğru çekenlerden alacağımız dersler ışığında olursa, alabildiğine parlak olur.

Bunun en parlak misâli, II. Mehmed Han.

Çocuk yaşından itibaren İstabul’u fethetmek çilesiyle yoğrula yoğrula büyüdü. Bir başka büyüdü ve yoğrulduğuyla surların önünde öyle doğruldu ki, tarihin en namdar kumandanlarına bile boyun eğmeyen şehir, onun karşısında yerlere kadar diz çöktü. 

Büyük bir feth-i mübîn yaşandı. 

Asırlardır herkesin can attığı Peygamber müjdesi, gencecik Fatih’e nasîb oldu.

Çünkü o, o müjdenin çilelerinde pişe pişe feth-i mübîne bismillâh demişti. Çünkü o fetih müjdesi, çilelerde pişmiş bir olgunluk ile mânevî güzellik kazanmış bir serdarı bekliyordu. Çünkü o müjde, Hazret-i Peygamber tarafından zımnen bu şartı da ihtivâ eden bir ifade ile dile getirilmişti:

“İstanbul elbette fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir.”

Velhâsıl;

«Ne güzel» olma şartını yerine getirenlerin çektikleri çileler; yüce bir bahara ulaştı, fethe dönüştü.

Köhne Bizans, mübarek bir İstanbul oldu.

Bir çağ kapandı, bir çağ açıldı.

Şimdi gelinen çağlarda;

Evlâd-ı fâtihan neyin çilesini çekiyor?

YORUM EKLE