Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Leyla Göker
Leyla Göker

ÇİVİSİZ AYAKTA KALANLAR

ÇİVİSİZ AYAKTA KALANLAR
Eskiden bir marangozun elinden çıkan masa yalnızca masa değildi…
Yılların emeğini, sabrını ve ustalığını taşırdı. Şimdi ise birçok şey gibi marangozluk da yavaş yavaş makinelerin ve hazır üretimin gölgesinde kayboluyor. Oysa bir ağaca şekil vermek yalnızca kesmek, biçmek ya da çivi çakmak değildir. Marangoz aslında ağacın dilini öğrenen kişidir. Çünkü her ağaç aynı değildir… Kiminin damarı serttir, kiminin yapısı kırılgandır. Nerede çatlayacağını, ne kadar beklemesi gerektiğini, hangi damarının neyi taşıyacağını bilir. Ahşap aceleyi sevmez. Sabır ister… Emek ister… Zaman ister.
Bu yüzden bazı ustalar marangozu yalnızca “tahta işleyen kişi” olarak görmez. Çünkü iyi bir marangoz biraz da ağaç okuyan insandır. Ağacın damarlarından hangi iklimde büyüdüğünü, susuz kalıp kalmadığını, hızlı mı yoksa yavaş mı geliştiğini anlayabilir. Hatta bazı eski ustalar tahtaya vurup çıkan sesten bile içinin çürük olup olmadığını anlarmış. Çünkü marangozluk yalnızca göz işi değil, biraz da kulak işidir.
Her ağacın karakteri ayrıdır. Meşe dayanıklıdır, çam daha yumuşaktır, ceviz ağır ve serttir. Bazı ustalar “huysuz ağaç” der mesela; kolay işlenmeyen, çatlayan ya da eğilen tahtalar vardır. Çünkü marangoz malzemeyle kavga etmez; önce onun huyunu öğrenir. Marangozluk yalnızca bir üretim işi değil, aynı zamanda karakter işidir. Çünkü yanlış kesilen bir tahta geri gelmez. Bu meslek insana ölçüyü, sabrı ve beklemeyi öğretir.
Eskiden marangozlara yalnızca marangoz denmezdi…
“Dülger” derlerdi. Özellikle yapı işlerinde çalışan, ahşap iskelet kuran ustalara verilen bu isim aslında yalnızca bir mesleği değil; bir ustalık kültürünü temsil ediyordu.
Marangoz kelimesinin kökeninin eski Yunanca ve Venedikçe’ye kadar uzandığı söylenir. Yani bu meslek yüzyıllardır farklı medeniyetlerin içinde yaşamaya devam etmişti.
İnsan hayatında ağacın olmadığı tek bir alan var mıdır bilmiyorum…
Doğduğumuz beşikten, öldüğümüzde omuzlarda taşındığımız tabuta kadar hep onun içindeyiz aslında. Bir masa olur önümüzde durur, bir kalem olur cümlelerimizi taşır, bir kitap olur hafızamıza dönüşür. İnsan doğduğu andan itibaren ağacın dönüşmüş hâlleriyle yaşamaya başlar. Ağaç, yalnızca doğanın değil; insanlığın da sessiz omurgasıdır.
İnsanlık tarihine baktığımızda özellikle Orta Çağ döneminde taş ustaları ve marangozlar büyük yapılar inşa ederken kendi loncalarını oluşturmuşlardı. Bugün “Masonluk” olarak bildiğimiz yapının temelleri de aslında bu yapı ustalarına dayanır. “Mason” kelimesi eski Fransızca’da “taş ustası” anlamına gelen maçon sözcüğünden gelir. İlk dönemlerde gerçek anlamda taş ve yapı ustaları olan bu insanlar zamanla yalnızca binaları değil, insan karakterini de inşa etme fikrini benimsediler. Ölçü, denge, disiplin, sabır ve sağlamlık onların temel anlayışıydı. Çünkü bir yapıyı ayakta tutan şey neyse, bir insanı ayakta tutan şeyin de aynı olduğunu düşünüyorlardı.
Osmanlı ve Selçuklu dönemlerinde marangozluk yalnızca mobilya yapmak değildi; aynı zamanda sanat üretmekti. Özellikle “kündekârî” adı verilen teknik bunun en büyük örneklerinden biriydi. Çivi ya da tutkal kullanılmadan, küçük geometrik ahşap parçalarının birbirine geçirilmesiyle yapılan bu sistem bugün bile hayranlık uyandırıyor. Altıgenler, yıldızlar, sekizgenler… Adeta bir matematik hesabı gibi işlenen bu ahşap sanatında parçalar birbirine yapboz gibi kenetleniyordu. Çünkü eski ustalar biliyordu ki ahşap yaşayan bir malzemedir. Nemle çalışır, sıcakla genişler, soğukla daralır. Eğer ona hareket alanı bırakılmazsa çatlar.
Bugün hâlâ ayakta duran Selçuklu camileri yalnızca mimari eser değil; sabrın ve zekânın ahşaba dönüşmüş hâlidir. Eşrefoğlu Camii, Sivrihisar Ulu Camii ve Ahi Şerafettin Camii (Arslanhane Camii) gibi yapılar, tek bir çivi kullanılmadan yüzyıllardır ayakta durabiliyor. Özellikle Arslanhane Camii’nin ahşap sütunları ve ceviz ağacından yapılan kündekârî minberi, marangozluğun yalnızca zanaat değil; sabır isteyen bir sanat olduğunu gösteriyor. Bazen insan o sütunlara baktığında, bir ağacın insandan daha uzun ömürlü iz bırakabildiğini düşünüyor.
Eskiden özellikle Karadeniz Bölgesi’nde yapılan bazı yayla evlerinde de benzer geçme sistemleri kullanılırdı. Çivi bile kullanılmadan yapılan ahşap evler, ustaların yalnızca marangoz değil; aynı zamanda mühendis gibi düşündüğünü gösteriyordu. Çünkü eski ustalar biliyordu ki; zorla tutturulan şeyler uzun ömürlü olmaz. Uyumla birleşen yapılar ise yıllarca ayakta kalır. Bu aslında yalnızca marangozluk değil; mühendislik, geometri ve sanatın birleşimiydi.
Bugün beton ve çeliğin yapıları ayakta tuttuğunu düşünüyoruz. Oysa Japonya yüzyıllar önce bunun tersini kanıtlayan ahşap yapılar inşa etmişti. Geleneksel Japon marangozluğunda çivi ve vida yerine “geçme sistemi” kullanılıyordu. Adeta bir yapboz mantığıyla hazırlanan bu kusursuz geometrik sistemlerde parçalar birbirine kilitleniyordu. Bunun en ilginç tarafı ise deprem anında ortaya çıkıyordu. Çünkü metal bağlantılar sert bir direnç gösterdiğinde enerji tek bir noktada birikiyor ve “gevrek kırılma” denilen durum oluşabiliyordu. Ahşap geçmeler ise mikroskobik düzeyde hareket ederek yapının depremle birlikte esnemesini sağlıyordu. Bina adeta sarsıntıyla birlikte dans ediyor, enerjiyi eklemlerine dağıtarak yıkılmayı engelliyordu.
Bazı şeyleri ayakta tutan yalnızca sertlik değildir…
Bazen esneyebilmek, kırılmadan kalabilmenin en büyük gücüdür.
Osmanlı’nın en dikkat çeken padişahlarından II. Abdülhamid’in marangozluğa olan ilgisi de tam olarak burada anlam kazanıyor. Yıldız Sarayı’nda kendisine ait bir marangozhanesi olduğu ve devlet işlerinden bunaldığında saatlerini ahşap işçiliğiyle geçirdiği anlatılır. Çünkü insan yönetmek ile ahşaba şekil vermek arasında görünmeyen bir bağ vardır. İnsan yorulur… Karmaşadan, itirazlardan, kırgınlıklardan yorulur. Ahşap ise sabır gösterene şekil verir. Talaş kokusunda huzur bulmasının sebebi de buydu. Çünkü iyi bir masa aceleyle ortaya çıkmazdı; iyi bir yönetim de öyle…
Mesela ağacın en etkileyici dönüşümü belki de kâğıttır. Bir zamanlar dalında kuş taşıyan bir ağacın, yıllar sonra bir kitabın sayfasına dönüşmesi ne büyük bir yolculuktur aslında… Şairlerin şiirleri, annelerin sakladığı mektuplar, çocukların okul defterleri, romanlar, yasalar, kutsal metinler… İnsanlığın hafızasının büyük kısmı ağaçların üzerinde taşınmıştır. Bu yüzden ağaca yalnızca “odun” gözüyle bakmak eksik kalır. Çünkü o, insan hayatının sessiz kahramanlarından biridir. Gölgesinde dinlenilir, meyvesiyle beslenilir, kâğıdıyla öğrenilir, odunuyla ısınılır.
Hz. Muhammed’in:
“Kıyametin koptuğunu görseniz ve elinizde bir fidan olsa, onu dikebiliyorsanız yine dikin.” sözü yalnızca bir ağaç dikmeyi değil; üretmeye, yaşatmaya ve umudu sürdürmeye devam etmeyi anlatıyordur. Bize verilen mesaj da buydu belki… Fidan yalnızca ağaç değildir; devamlılıktır, köktür, gelecektir.
İslam kültüründe marangozluğun ve gemi ustalığının Hz. Nuh ile anılması da tesadüf değildir. İnsanlık tarihinin en büyük kurtuluş hikâyelerinden biri bile ahşapla inşa edilmiş bir geminin içinde başlamıştır.
Birçok marangoz mesleğe babasının yanında başlamıştır. Atölyelerdeki talaş kokusu onlar için yalnızca iş değil; çocukluk, emek ve baba hatırasıdır aynı zamanda. Bu yüzden marangozlar insanların hayatına sessizce girer.
Bir bebeğin ilk beşiğinde, bir öğrencinin ders masasında, bir çiftin yemek sofrasında, bir ölünün tabutunda onların emeği vardır. Ama çoğu zaman isimleri bilinmez.
Bugün teknoloji marangozluğu tamamen bitirmedi belki ama ruhunu değiştirdi. Eskiden el rendesinin sesi vardı, şimdi CNC makineleri var. Eskiden ustanın eli hissederdi, şimdi bilgisayar ölçüyor. Ama yine de hiçbir makine insan dokunuşunun yerini tam anlamıyla dolduramıyor. Çünkü marangozluk yalnızca üretmek değil; hissetmek işidir de…
Ahşap biraz insana benzer…
Fazla baskıda çatlar.
Kırıldığı yerden iz taşır.
İyi bakılırsa yıllarca ayakta kalır.
Ve insan gibi… bazen en güzel hâlini zamandan sonra alır.
Bir sonraki yazımda görüşmek dileğiyle…
Yazan: Leyla GÖKER

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER