Kendine Yabancılaşmak mı, Kendine Yaklaşmak mı?
İnsan bazen kendine yabancılaştığını düşünüyor.
Oysa belki de ilk kez, yıllardır susturduğu tarafıyla karşılaşıyor.
Türkiye’de kadın olmak, özellikle belli bir yaştan sonra, insanı görünmez bir yorgunluğun içine bırakıyor. Bir noktadan sonra artık şu soruyu sormaya başlıyorsun:
“Ben gerçekten değiştim mi…
Yoksa yıllardır herkesi taşıyabilmek için kurduğum karakteri artık taşıyamıyor muyum?”
Çünkü insanın en savunmasız hâli, gerçekten anlaşılmak istemesi.
Halden anlamak…
Bir insanın duygusunu çözmeye çalışmak değil sadece. Tüm gardlarını indirdiği yerde ona zarar vermeden kalabilmek. Yargılamadan dinlemek. Çözüm üretmeye çalışmadan yanında durabilmek.
Ve aslında bu çağda en büyük lükslerden biri bu.
Hepimiz anlaşılmak istiyoruz.
Ama kaç kişi gerçekten anlamaya çalışıyor?
Kaç kişiye gerçekten “Nasılsın?” diye sorduk?
Ve daha önemlisi…
Cevabı duymaya ne kadar hazırdık?
Çünkü artık insanlar dinlemek için değil, boşalmak için konuşuyor. Anlatıyor, rahatlıyor, yükünü bırakıyor, anlaşıldığını hissediyor… Sonra gidiyor.
Geride ise başka bir insanın omzuna bırakılmış görünmez yükler kalıyor.
Modern insanın en büyük çıkmazı belki de burada başlıyor. Herkes kendini çok anlayışlı, çok fedakâr, çok iyi olarak tanımlıyor. Ama buna rağmen dünya neden bu kadar kırılmış insanla dolu?
Madem herkes bu kadar iyi,
o zaman bunca yargı, zan, öfke ve kırgınlık nereden çıkıyor?
Bunu uzun süre düşündüm.
Sonra şunu fark ettim:
İnsanların en çok talep ettiği şeyler, çoğu zaman en az verebildikleri şeyler.
Anlayış isteyenin ardında anlayamadıkları…
Eleştirenin ardında yapamadıkları…
Kırılanın ardında kırdıkları…
Ve en çok “haklı” olduğunu düşünenlerin ardında, başkasının haklılığına körleşmiş bir zihin var.
Çünkü herkesin acısı kendine çok gerçek geliyor. İnsan, kendi yarasına fazla yaklaştığında başkasının yarasını göremiyor.
İşte tam burada insan ikiye ayrılıyor gibi hissediyorum:
Bir taraf; hayatın içinde sürekli mağduriyet üretenler.
Diğer taraf ise gerçekten halden anlamaya çalışırken tükenenler.
Çünkü herkes kalbiyle yaşamıyor. Hatta çoğu insan, kalbinin sesini duyduğunu sanarken zihninin korkularıyla hareket ediyor.
Kalbine soru sorup zihniyle cevap veren insanların çağındayız.
Bu yüzden herkes haklı.
Ama kimse huzurlu değil.
Ve belki de insanı en çok tüketen şey bu çelişki.
Bir yerden sonra artık şunu sorgulamaya başlıyorsun:
“Kendime mi yabancılaştım…
Yoksa hep verdiğim, anlayış gösterdiğim, taşıdığım yerde artık kota mı doldu?”
Belki de dönüşüm tam olarak budur:
Eskisi gibi devam edememek.
Çünkü başta o görünmez yorgunluğu sırtlanan kadınlar olmak üzere, bazı insanlar kırıldıktan sonra kötüleşmiyor. Sadece herkesi taşıma görevinden vazgeçiyor.
Ve insan tam da o noktada kendine yabancı olduğunu sanıyor.
Oysa belki de ilk kez, kendisine gerçekten yaklaşmaya başlıyor.




























Vazgeçtik…