BAZEN BİR SOFRADA SANA YER AÇILMAZ
Hepimizin aile dinamiklerinde ve yaşamda sosyalleşmeye başlayıp birey olmaya adım attığımızda bir takım mutlak davranış kalıpları oluşur. Ama bir de mizacımız vardır. Zamanla öğrendim ki mizacı şekillendiren şey yalnızca yaşadıklarımız değil, yaşadıklarımıza yüklediğimiz anlamlardır.
Her bir yaşanmışlık bizi bir kalıba sokar. Ama yaşam öyle bir dengedir ki, nerede o dengeyi bozuyorsan orada bir imtihan verir sana. Sanki hayat sorar: aynı mı kalacaksın, yoksa dönüşüp esnemeyi mi öğreneceksin?
Herkese de bunu anlayabilme fırsatı vermez. Çoğu zaman derinlerde kaybolmakla suçladım kendimi ya da “çok derin düşünüyorsun” yorumları aldım. Sorguladım: hata mı yapıyorum, yanlış bir şeyler mi yapıyorum diye. Halbuki bana söylenen o özelliğin, yani derin düşünmenin, hayatımı yeniden inşa etmek için bir araç olabileceğini bilmeden…
Bugünlerde çok önemli bir şey fark ettim: Hayatta bazı ilişkiler insanın kendini daha derinden tanımasına vesile oluyor. Herkes kendi gördüğü pencereden, kendi duygusal kapasitesiyle hareket ediyor. Ama zaman içinde anladım ki bazen insanlar birbirini kırmak istemese bile aynı duygusal zeminde buluşamıyor.
Bir sürü dinamikle savaşırken insanlar aynı çatı altına giremiyor. Bağ kuramıyor. Ya da hep tehdit altında gardını almış bekliyor. Bazen de hayattaki tüm üzüntülerin ve varoluş sıkıntılarının bedelini birbirine yüklemeye çalışıyor. Eminim ki bunu ben de çok yaptım. Mağduriyet şemsiyesi en korunaklı alanımdı.
Sonra kendi içsel yolculuğumda şunu gördüm: Ne her şeyin sorumlusu olacak kadar kibirli olmalısın ne de “ben hiçbir şeyden sorumlu değilim” diyecek kadar cesur ve konformist. Yaşam muazzam bir dengedir, buna inanıyorum. Ve bu dengeyi çoğu zaman bozan biz insanoğluyuz.
Hiç düşündük mü; bu iki uç aslında bizim yarattığımız bir savunma kalkanı olabilir mi?
Eğer insan kendi duygularının sorumluluğunu almak isterse o düzlemden çıkmayı başarabiliyor. Ve kalbini serbest bırakıyor: öfkesiz, kavgasız ve sakince.
Çünkü insanlar kendilerini kandırdığında kalpleri rahat olmaz. İçinde huzur varsa, bu genelde gerçekle temas ettiğin anlamına gelir.
Hayat bazen bir sofraya oturtur ama o sofrada sana yer açılmaz. İnsan o zaman iki seçenekle karşılaşır: ya sandalyesini zorla itip oturmaya çalışır ya da ayağa kalkıp kendi sofrasını kurar.
İkinci seçenek ilk başta yalnız gibi görünür ama çoğu zaman daha özgürdür. Bazen o ortam senin doğana uygun değildir. Bazen de o sistemde tam olarak yer bulamazsın.
İnsan bazen bir yere ait olmamayı kabul ettiğinde iç huzur bulur.
İnsan bir ilişkiden çıkarken belki de en zor şeyi yapmak ister: kimseyi suçlamadan ayrılmak. İçten bir helalleşmeyle mesafe koymak.
Çünkü helalleşmek sanıldığı gibi “yaşananlar doğruydu” demek değildir.
Helalleşmek, yaşananların artık kalbinde bir yük olmaktan çıkmasıdır.
Yani aklamak ya da aklanmak değil; insanın kendini özgür bırakmasıdır.
Tasavvuf ehillerinden okuduğum bir söz vardı: İnsan kalbinde kin taşıdığında sanki bir taş taşır. O taşı bırakınca taş yere düşer ama insanın kalbi hafifler.
Bilinçli bir tercihle eğer “kalbimde kimseyi taşımak istemiyorum” diyorsan, haklı çıkma ihtiyacın olmadan da yolunda ilerlemeyi öğrenmelisin. Olgun, sakin, hafif ve kabul ederek.
Çünkü bazen insan bir hikâyenin içinde kalarak değil, o hikâyeyi incitmeden bırakmayı öğrenerek büyür. Ne kırgınlıkla ne de suçlayarak… Sadece kalbinde taşıdığı yükleri yere bırakarak.
Ve o an anlarsın ki bazı vedalar bir kayıp değil, insanın kendine açtığı yeni bir kapıdır.
Belki de özgürlük tam olarak budur:
Artık kalbinde kimseyi taşımamayı seçebilmek.


























YORUMLAR