Ne Ara Kaybettik Biz Bizi?
Geçen gün köşe yazım için aniden başladım yazmaya. Belki de yazmaya başlamamın sebebi zamanla olan ilişkimi sorgulamamdı. Kendimle yüzleşmem, yüzleştiklerimle aldığım küçük notları birleştirmem ve görüştüğüm dostlarımla yaptığım paylaşımlar sonucu insanın kendine yabancılaşmasının etkilerini, en başta da kendine ihtiyacı olduğunu bir kez daha fark ettim. İlk kez tüm sorumluluklarımı bir köşeye bırakıp gerçek ihtiyacım olanla kucaklaşmanın heyecanıyla yazmaya karar verdim.
Her şeyin bir zamanı var ama yeryüzü düzlemindeki zamana öyle kurgulu bir sistemin içinde ezilmeye başladık ki bir an nefes alıp gerçekten ihtiyacının ne olduğunu düşünemeden, buna fırsat yaratamadan, bir zincirin halkası eksik olur korkusuyla hemen öteledik belki de. “Şu an zamanı değil…”
Zaman nasıl bir kavram? Akrep ile yelkovanın arasında, on iki sayının içine sıkıştırılmış, dönüp duran bir çemberin içinde hapsolmuş bir insanlık hâli… Bu hapsolduğumuz vakit kavramı içinde yapmamız gerekenlere adapte olmakla kendimizi unutmamız eş değer belki de. Zaman acaba ilahi sistemde tüm olasılıklar içinde bilinçli tercihlerimizle elimizden geleni yapmak ile sonrasına teslim olup olanı yaşama sanatı mı? Bu insanoğlu icadı zaman algısının iki tur dönüşüyle yaşamın gerekliliklerini yerine getirme sanatı mı? Hangisi doğru cevap? Mutlak doğrunun peşinde koşmak mı, yoksa yaratılışta tüm donanımlarıyla dünyaya gelmiş insanoğlunun kendi verdiği cevap mı doğru?
Her insanın doğrusu, farkındalığı belki bir olayla, belki bir acıyla, belki bir kayıpla, belki de hayatı altüst olduğunda başlıyor yolculuğu. Bu sebeple herkesin aydınlığa çıkışı için bir zamana ihtiyacı var. Bunu fark ettiğimde insanoğlunun farkındalık ritmine saygı duymaya başladım. Ki gören gözler herkese görmesi gerektiğini farklı gösteriyor; buna çok defa şahit oldum. En sonunda kalbim mutmain oldu. Bu kadar farklılıklar içinde bizi biz yapan, kendi işletim sistemimizdeki donanımlar…
İşte benim ihtiyacım olanı fark etme zamanım gelmiş. Meğer benim kendime ne çok ihtiyacım varmış…
Bu zaman, görev ağı ve iki turluk zaman algısında; çeşitli sebeplerle kurduğum ilişkiler, kendime veremediğim değer ve acımasızca eleştirdiğim, cezalandırdığım anlar ,kalabalıklar içinde kendime değil başkalarına karşı duyduğum ihtiyaç …
Sonunda ağzımda kalan saman tadı…
İçimizde çıkmaya çalışan, bize kendini kimi zaman usulca, kimi zaman feryatla ama hiç usanmadan duyurmaya çalışan o benliğimizi, içimizdeki sesi yani bizi örseleyip geçen hayatlarımızda bir an durup bir soru sordum kendime: Bunu kime yapsan bir gün terk eder seni. Evlat olsa reddeder, isyan eder ve sonunda kesip atar ya o? O ise hep sabırla bekledi bizi; hiçbir koşula bağlı olmaksızın sabrederek ,bir gün fark edilmeyi bekleyerek…
Şimdi içim acıyor…
Zaman zaman sevdiklerin tarafından gözlerine bakıldığında, orada çıkmayı, fark edilmeyi bekleyen seni bir tek sen görmedin. Yaşadın, deneyimledin, koşturdun, sıkıştın… Anne oldun, baba oldun, eş oldun, evlat oldun, arkadaş oldun da bir kendine yarenlik edemedin…
En büyük vefasızlık insanın kendine yaptığıymış meğer…
Ne ara kaybettik biz bizi?
Ben anladım ki: Kendine şefkati, sevgiyi verdiğinde, adaletli davrandığında ve kendine saygını fark edip kazanma gayretini hissettiğinde tüm dünyaya olan bakışın değişecek. Merhamet göstereceksin ki merhamet alacaksın, sevgi göstereceksin ki sevgi alacaksın, vefalı olacaksın ki vefa göreceksin… Sen neysen, dış dünyada onunla kucaklıyor seni..
İşte bu sebeple benim bu dünyada, bu günlerde en çok kendime ihtiyacım varmış meğer… İçim acıdı bunu fark ettiğimde… teşekkür etmek istedim; beni terk edip gitmediği ve beni sabırla beklediği için… İşte bugün bu yazı ile en çok ona teşekkür etmek istedim. Haksızlık yaptığım için özür dilemek, sabrı için minnettar olduğumu söylemek…
Sanırım en büyük takdiri ona vereceğim bu sefer; takdir edilmeyi başkalarından beklemeksizin…
Çok geç olmadan fark edebildiğiniz içinizdeki sızıyla yüzleşmeniz dileğiyle… Onun size söyleyeceği çok şey var… Biraz kulak verin…
Bu yazıyı yazarken arka planda İranlı sanatçı Mohsen Chavoshi’nin “Kojaye” adlı Farsça parçası dönüp duruyordu… Bu şarkının gücü sözlerin dramatikliğinden çok, duygunun yoğunluğunda. Ve bu yoğunlukla birlikte yazıma bir teşekkür de farkındalığıma aynalama yapan, kendini bilen, kelimeleriyle içime mum yakan dostlarıma…
Sevgiyle…
Elif Suna Kırbaşoğlu


























Çok güzel trspitler kalemine sağlık
Uzun süre oldu birbirimizi kaybedeli bencillik denen duygu hayatımıza girince herkes kendinden başkasını düşünmedi empati yapmadı ezilenler ezildi yükselenler yükseldi ta ki ezilen yeter demeyi öğrenince kendini ezdirmeyi bırakıp silkinince işte o zaman kaybedenler ben ne yaptım desede iş işten geçti yada hiç kendini sorgulamayıp başka ezeceklerinin peşine düştü
Gerçekten çok acı değil mi herkes bu dünyaya bir kere geliyor oysaki
‘En büyük vefasızlık insanın kendine yaptığıymış meğer’ kısmı içime dokundu ..Çokk sahici bir yüzleşme olmuş.. Kendimize yarenlik etmeyi hatırlattığın için teşekkür ederim:)
iç dünyanı öyle güzel anlatmışsın ki,insanlığa örnek olsun.Güzel yürekli kuzum.Rabbim sana gönlündeki,bütün güzellikleri versin Yavrum arkadaşınMurat’ı da kaybettik çok üzgünüz hepimizin başı sağolsun