VİLNİUS
Artık gezme zamanı…
Seyahatler serime kaldığım yerden devam ediyorum.
Kuzey Avrupa’da bulunan Baltıkların nazlı şehrine çevirmiştim rotamı. Litvanya’nın başkenti Vilnius’tayım.
Vilnia ve Neris nehirlerinin birleşme noktasında, Belarus’a sınır bir şehir burası. Nehrin bir tarafında eski şehir, diğerinde yeni taraf…

Vilnius’a uçakla gelebilmek için Türkiye’nin neresinde olursanız olun, önce Avrupa’nın gözde havalimanı olan İstanbul Havalimanı’na gelmelisiniz.
Başka yerlerden uçuşlar var mı bilmiyorum; varsa da İstanbul aktarmalı olmalı. Direkt uçuşlar sadece İstanbul ve Antalya’dan yapılıyor.
Devasa bir alan olan İstanbul Havalimanı, THY uçaklarının fazlaca boy gösterdiği bir şehir adeta.
3 saatlik yolculuktan sonra Vilnius’taydım.
Yurt içi uçuşlarda geniş koltuklarla yolculuk edebileceğiniz, ikram ve servisleriyle öne çıkan THY, uluslararası uçuşlarda dar koltuklarıyla benim gözümde hep eksi puan alıyor. Bu tezatlık sadece benim fark ettiğim bir şey mi acaba?
Dünyanın neredeyse meridyen noktasından kuzeybatıya doğru hareketle, zamanı kırıp ileriye atlamış gibi hissediyorum kendimi. Kış mevsiminde, aradaki saat farkının 2 saat olduğu da düşünülürse; zamanın ötesine geçebilmek gerçekten garip bir his. Amerika’ya gidenleri düşünemiyorum.
Vilnius, Orta Çağ’dan günümüze oldukça iyi korunarak gelen binaları ve ağırlıklı olarak barok özellikli şehri ile göz dolduruyor.
Şehir tamamen Dünya Kültür Mirası’nda yer alıyor.
Bana göre ise buranın en önemli özelliği; ormanla kentleşmenin iç içe olması.
Ormanları bol ülkede kışlar da bol. Çok sert, uzun ve sürekli yağışlı geçiyor.
Vilnius’ta yaşamakta olan kişiler, ısınmak için ciddi anlamda yakıt parası ödüyorlar. Ayrıca şehre doğalgaz akışı, merkezi bir sistemle havanın sıcaklığına göre sağlanıyor.
Günlük hayatta yağış ve soğuk çok olağan. Bu yüzden neredeyse yılın büyük kısmı kaloriferler yanıyor.
Büyük katedralin ve kulenin olduğu, şehrin en bilindik ve en kadim lokasyonu Gediminas Caddesi’nin de olduğu alan, ismini Büyük Dük Gediminas’tan almış.
Dük Gediminas bir gün ormana ava gider, orada uykuya dalar, rüyasında Vilnius şehrini kurduğunu görüp o gün şehri oraya kurmaya karar verir.
Caddenin girişinde gizemli kadın heykellerinin bulunduğu tiyatro binası, kafeler ve restoranlar yer alıyor. Sokak çalgıcılarını dinlerken mutlu hissediyorsunuz. Her yerde bulabildiğiniz canlı çiçek satıcıları sizi gülümsetiyor.
Sokaklarda sarışın, uzun boylu, renkli gözlü ve “r”leri çok üstüne bastırarak söyleyen insan tipleri görmek çok fazla mümkün.
Fazlaca yaşlı nüfusa sahip.
Belki de bulunduğumuz lokasyona, Karoliniskes’e özgü bir durum olabilir bu.
Selam verdiğim asık suratlı, yaşlı amca ve teyzeler birbirlerine ve yanlarından ayırmadıkları pazar arabalarına sımsıkı tutunmuşlar. Karşılık vermeyi ve gülümsemeyi hiç sevmiyorlar. Oysa ki dünyanın en mutlu insan ortalamasında hatırı sayılır bir yere sahip Litvanya.
Köpek beslemeyi, bakmayı çok seviyorlar. Rengi ve tüyleri üzerime giydiğim siyah kürkün aynısından olan minik bir köpek peşime takılıp, ince sesiyle havlayarak beni dakikalarca kovaladığında burada ne kadar yabancı olduğumu hissettirmiş, beni çok güldürmüştü. Beni burada biraz “yaban” bulmuş olabilir.
Ormanların içindeki yürüyüş yollarını kullanarak doğadaki sincaplar, geyikler ve diğer yabani hayvanlarla her an karşılaşabiliyorsunuz.
Şehrin içinden geçen nehirler ve köprüler görüntüyü daha da güzelleştiriyor.
Belki de suların bu kadar insanlarla iç içe olması, beden üzerindeki pozitif etkisinin tartışılmaz olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor, onları mutlu kılıyor.
Galiba bu yüzden de olsa gerek, Vilnius insanı dünyanın mutluluk listesinde sıralamada yerini alıyor.
Şehirdeki en önemli yemek “soğuk pancar çorbası” ve “dolgulu patates” yemeği.
Bir de “patatesli niyokki”… Evet, Niyokki bir İtalyan yemeği. Bildiğimiz patatesli mantı. Ben bu yemeği ilk kez bu şehirde deneyimlemiştim. Bu yüzden nedense “niyokki” denilince de aklıma hemen Litvanya geliyor.
Mineral ve vitamin yönünden zengin doğal kaynak sularını sokak sebillerinden içebiliyorsunuz. Litvanya’da doğal yeraltı kaynaklarından temin edilen sular, evlerdeki musluklardan güvenle kullanılabiliyor.
Bütün Avrupa ülkelerinde olduğu gibi enflasyon burada da hep tek basamaklı rakamlarda çıkmasına rağmen hayat, bana göre (belki de herkese göre), çok pahalı. Bunu hiç anlamış değilim.
Bir vatansever olarak Türkiye güzellemesine girmeden anlatmam gerekirse; inanın bizim ülkemizde her şey çok ucuz.
Vilnius’ta market alışverişi ciddi anlamda pahalı.
Ulaşım oldukça kolay ve rahat.
Almanya’daki karmaşık ve devasa tren ağlarını burada görmek pek mümkün değil. Zira burada sadece otobüsler ve taksi olan Bolt’lar çok revaçta.
Televizyon haberlerinde rutin olaylı haberleri duymanız neredeyse olanaksız. Olağanüstü protestolar, gösteriler yok gibi. Televizyon spikerleri bizdekinin aksine oldukça sade, ciddi ve doğal görünüyorlar. Galiba bu özelliği çok beğendim.
Coğrafi konum itibarıyla Vilnius’ta gün neredeyse hiç batmıyor.
Gündüz geceye karışıyor ama karanlık olmuyor. İmsak vakti kış aylarında neredeyse saat 02.00 civarında olabiliyor.
yüzyıldan kalan Gedimino Tepesi’ndeki kale, eski şehri ve nehir manzarasıyla olağanüstü seyirlikler sunuyor.
Vilnius’ta mutlaka görülmesi gereken 16. yüzyıl Trakai Kalesi ise şehrin simgesi sayılır. Göl ortasında, ada üzerinde muhteşem manzarası olan, yapıların rengi ile ilgi çeken bir Orta Çağ eseri.
St. Anne’s Kilisesi, gotik tarzının ustaca zirveleştiği sivri kemerleriyle ön plana çıkmış bir yapı.
O kadar muazzam bulunmuş ki; tarihte Napolyon’un burayı ziyaret ettiği esnada bu yapıyı Paris’e götürmek istediği bile rivayet edilir.
Belarus’a sınır olan Litvanya, NATO ve AB üyesi bir ülke. 90’lı yıllarda Rusya’dan ayrılıp bağımsız olmuştur.
Litvanya’da Litvanca konuşulur, bu da önemli bir ayrıntı. Ben hep Rusça olduğunu sanırdım.
Yaşlı kesimin çok olmasından dolayı İngilizce bilen kişileri bulmakta biraz zorlanabilirsiniz. Bir miktar Litvanca bilmeniz gerekebilir; en azından derdinizi anlatacak kadar.
Savaş zamanından kalmış, blok şeklinde tasarlanmış, hep bir korunma güdüsü ile yapılmış, birbirine benzeyen, altında sığınakları bulunan demir kapılı binalar çok fazla. En azından bulunduğumuz Karoliniskes’te bu meskenler oldukça fazlaydı.
İçlerindeki savaş zamanından kalma kalorifer sobaları hâlâ bütün orijinalliği ile duruyordu.
Vilnius’u birkaç defa ziyaretimden dolayı tecrübe ettiğimden, çok üşüdüğüm, soğuk bir şehir olarak hatıralarıma ve notlarıma kaydettim.
Bir de oradan ayrılırken taşıyamadığımız için yanımıza alamadığımız birçok eşyamız…
Oğlumun kemanı, birçok eşyamız ve havalimanında unuttuğumuz saat, bir termos.
En son uçakta pasaportu bulamayıp kaybettiğimizi sandığımızda ise kısa süreli bir kaos yaşayıp çılgına dönmüştük. Bulunca kaos sona erdi de, hatırı sayılır saat ve termosa, bırakmak zorunda kaldığımız kemana dünyalık gözüyle bakmaya başlayıp gözden çıkarabilmiştik.
Uçak havalanmaya başlayınca onlara el sallayıp veda ediyorduk. Yaş ilerledikçe eşyalara daha fazla tutunan, ayrılamayan ben; zaman zaman hâlâ orada kaybettiğim eşyaların sızısını içimde yokluyorum.
Kadim şehir Vilnius’tan ayrılırken, sabah mahmurluğu sesine çok yansımış kaptan pilot; uçuş planını ve varış alanı olarak Dortmund Havalimanı’nın yağışlı ve kapalı olduğunu anons ediyordu.
Bir sonraki “Seyahatler” durağımız Almanya Dortmund’da görüşmek üzere.
Sevgiyle kalın.
Hülya Özyürek
“Seyahatler 2026”






























YORUMLAR