HAKİKAT
İnsanoğlu yaşamı boyunca kâinatın, yaratılışın sırrını arar ya;
Eşyanın hakikatini.
Kendi gerçekliğini,
Belki de şu an ben oradayım, o noktada.
Biraz narsist bir yaklaşım olduğunu düşünenleriniz olacaktır elbette.
Bu hal öyle kalıcı bir hal değil, önce buna açıklık getirmeliyim. Anlık, gelir geçer bir şey.
Akıl ve kalbin birleştiği, beyinde iki lobun birlikte işleyişe geçtiği an. Kendini ve kendi hakikatini izlemeye başladığın, zihin ve bedeninin fizik olarak kaybolduğu,
Hiçbir şeyin kalmadığı yokluk hali…
Bulmak istediğim altın orandayım… Belki de hakikat noktası.
Neden bu koşuşturmaca?
Neyi arıyoruz?
“Çok yoruldum artık” dediğiniz zamanlar olmuştur mutlaka.
Yokta olduğun anlar var ya, o anlar çok kıymetlidir.
Hiçbir şey yok fakat O var. Sistemin sahibine teslim olma vakti.
Fenafillah halidir bu. Onda da yok olmak halidir.
Her şey kaybolur. Hiçlik kalır.
Zaten tasavvufta bahsedilir ya;
Kaynağı bilirsen her şey madde olmaktan çıkar. Ondan bilir, ondan görür, ondan bakar, ondan duyar, ondan öğrenirsin.
İlmel, aynel, hakkel yakındırsın artık. Big Bang öncesindesindir. Her şey birdir, her şey odur.
Hücrelerinin atom altındaki elektromanyetik titreşimin sağlandığı enerji beden olabilir mi?
Hayır!
Beden yok, fizik yok, eşya yok, hiçbir şey yok.
Gece okyanusunun derinliklerinde, kapkaranlık odamın içinde kendimle çok kalabalığım.
Mevlana’nın Fatiha’yı 7 ciltte anlatmasını Yunus Emre ne güzel yorumlamıştır. “Güzel olmuş da çok uzatmışsın be mirim” dediğinde Mevlana sorar: “Sen olsaydın nasıl yazardın?” diye. Yunus’un hakikat yolunu özetlediği tek cümlelik cevabı şudur: “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” derdim. İşte hakikatin özü bu olmalı.
Sabah oldu. Artık yatma vakti. Odamın önündeki koridorda lambalar yanıyor gibi kızılca bir ışık doldu. Ne kadar sürer bu vakit bilmiyorum. Böyle anlar hep dar vakittir. Adeta her yerde ışıklar yanıyor… Etraf aydınlık.
İçsel dünyamda enerji krizi olmayacağı için içten içe gülüyorum. Nedir bu muziplik anlayamadan, çılgınca şımarıyorum. Çok şanslıyım. Nasıl bu kadar zengin olabiliyorum?
Çocukların “Anne, bu kafaya ulaşmak için ne yapıyorsun?” dediği gülme krizlerine yakalanma halindeyim.
Her telden çalıyor, her sorudan soruyorum, kendime cevap vermeden…
Yanıtını almadan yenisini sorduğum, başkasına saçma, bana normal gelen deli sorular.
Bir şiir takılıyor zihnime kendimi gerçekleştirmeye başladığımda:
Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi Allahım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?
Günümüzdeki otuz beş yaşla pek de örtüşmeyen, bazen de manalı sorular.
Bizim bakışımızla bazen parçacık, bazen dalgacık davranışı haller gösteren olasılıklar okyanusu…
Gözlemci etkisi diyoruz ya bilimde.
Ve herkesin levh-i mahfuzuna başka istikametlerde yön veren sorular, sorular…
Biraz bilinç akışı oldu galiba.
Başka bir yazı ve konuda görüşmek üzere sevgiyle kalın dostlar.




























YORUMLAR