Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Hülya Özyürek
Hülya Özyürek

İlköğretmenim

İlkokul 1. sınıfa başladığımda 8 yaşındaydım. Galiba akranlarımdan biraz geç başlamıştım okula. Küçük ve mütevazi yaşam mahallimizde o zamanlar okula gitmemek fazla kabahatten sayılmıyordu sanırım ki durumumu kimse önemsememişti.

 

Sonradan çok sevdiğim okulu bilinçaltımda nereden kaydettiğimi bilmediğim kötü bir travma ile kodlamışım. Korku zihnimin derinliklerinde bir yerde beni hapsetmiş olmalıydı ki konusu açıldığında bile “okula gitmeyeceğim” diye ağlıyordum. Annem ve babam, beni incitmemek için bununla mücadele etmek yerine beni kendi halime bırakmayı tercih etmişlerdi.

 

Ailenin çocuk sayısı kalabalık olunca sorumluluk biraz da ötelenip görmezlikten gelinebiliyor demek ki.

 

Yaşımın ortaya çıkmaması için yılı tabii ki yazmayacağım. 🙂

 

Kız kardeşimin zaman zaman bana “Sen kaç ihtilal görmüş kadınsın?” diye takılmasını da…

 

Bunları buraya yazmamın tek sebebi sadece gülümsemenizi sağlamak.

 

Şaka bir yana, okula bir başlamışım, pir başlamışım.

 

Öğretmenim bayılmıştı bana; yazılarıma, okumama, konuşmama…

 

Abartıyor muydu bilmiyorum ama benim mucize bir çocuk olduğumu bile dillendirmeye başlamıştı. Okula gitmeden okumayı bir şekilde öğrenmiştim.

 

Mutluluğum çok sürmedi, öğretmenimin tayini çıktı.

 

Giderken yeni gelen öğretmene, “Bu öğrencimiz çok kıymetli, lütfen bu çocuğumuzu değerlendirin.” diyerek beni yerine gelen Hasan öğretmenime teslim etti.

 

Yeni öğretmenim Hasan Kahveci’ye bağlanmam uzun sürmedi. Ona hemen alışmıştım. Hasan öğretmenim bendeki istidadı fark edip çalışkan bir öğrenci olmamla gurur duyuyordu.

 

Başka okula tayini çıkan Sema öğretmenimi de çok özlüyordum. Her defasında ona sayfalar dolusu mektuplar yazıp, “Ne olur geri dönün!” diye yalvarmayı da ihmal etmiyordum.

 

Küçük gönlüm o kadar genişti ki her yerine birilerini sığdırmayı başarıp bir yandan da giden öğretmenimin geri döneceğinden emin olarak yazdığım mektuplarla geri gelmesi konusunda ısrar ediyordum. Öğretmenin, “Ne olur bugün gel, yarın gel!” gibi dayatmalarla dolu mektuplarımı yollamayı ihmal etmiyordum.

 

Çok sevdiğim Sema öğretmenim o kadar mektuba dayanamadı.

 

Bir geldi, iki geldi…

 

Çocuk sevincimi burada nasıl anlatayım ki, dünyalar benim olmuştu. Farklı bir sevinçti bu. Duygularımı samimi olarak anlatabilmek hangi kelimelerle mümkün olabilirdi bilemiyorum. Kendimi çok şanslı hissediyordum.

 

Sonra ne mi oldu?

 

Sonra bizi unuttu gitti… Neyse ki şıpsevdi kalbimde artık Hasan öğretmenim vardı. Ona çok bağlanmıştım, o da bana.

 

Okulun bahçesinde gördü mü koşarak yanına yaklaşıp hazır olda durarak başımızla öne doğru hızlı bir vuruş yaparak, “Günaydın öğretmenim!” demek bizim zamanımızda pek modaydı. Siyah önlüklerimiz ve yıldızlarını elimizle kopardığımız naylon yakalıklarımız en gözde aksesuarlarımızdı.

 

Ne kadar da saygılı öğrencilerdik! Öğretmen kelimesi bile saygınlık ifade eden bir profil çizerdi hayatımıza. Laubalilik yapmaz, çekinirdik; onlara saygıyla yaklaşırdık.

 

Aradan zaman geçti, ilkokul beşinci sınıfın yarı döneminde Ankara’da başka bir semte taşındık.

 

O zaman öyle servis mervis yok.

 

Var da bizde öyle servise verecek para yok…

 

Yeni gittiğim okuluma ben gitmeden bilgilerim gitmiş, ünüm duyulmuş olmalı ki asık suratlı Sait öğretmenim sınıfa girer girmez bakışlarıyla beni aradı sıralar arasında. Sınıftakilerin beni apar topar yerleştirdiği yeri pek yadırgamıştım, sınıf bana çok kasvetli gelmişti, hatta bir korku kaplamıştı minik bedenimi.

 

Sait öğretmen benimle göz göze geldiğinde ellerini göğsünde birleştirip aşağılayıcı ve alaycı tavrını takınıp beni tahtaya kaldırdı.

 

“Hım, başka okuldan gelen, pek iyileri çok alan öğrenci sensin demek? Gel bakalım seni bir test edelim, durumun ne kadar iyiymiş şimdi anlarız.” dedi. Amacı, test edip gerçekten bir şeyleri bilip bilmediğimi sınıfa duyurmaktı. Fişlemek için can atıyordu. “Şu matematik problemini çöz de görelim maharetlerini!” dedi ellerini ovuşturarak.

 

Tahtaya yazdırdığı kesirli sayılardan oluşan matematik problemini çözemediğimde hep birlikte bana güleceklerini, zafer çığlıkları atacaklarını hissediyordum. Kolayca kızarıp bozaran hassas bir kişiliğim var. Duygularımın asla ortası yoktur; sevinçleri, üzüntüleri hep uçlarda yoğun yaşayan biriyimdir. Arkadan bakınca kulaklarımda kızartılar görülüyordu belki ama Allah’tan yüzüm tahtaya dönüktü.

 

Kapkara tahtaya baktım.

 

Tahta da bana bakıyordu.

 

Düşündüm.

 

Problemi kafamda kurdum, her şeyi yerli yerine koydum.

 

Aslında yaşam da bir matematik sistem değil miydi?

 

Problemi çözdüğümde öğretmenin alaycı gülümseyişi silinmiş, beni rezil etme planı suya düşmüş, yüzündeki gülme ifadesi başka bir şeye dönüşmüş, suratı asılmıştı.

 

Okul bitene kadar ne o beni sevdi ne ben onu. Bana hep sıradanmışım muamelesi yapıp kendimi değerli hissetmemi engelledi.

 

Oysa ki Hasan Kahveci öğretmenim ne kadar hassas, ne kadar duygu yüklü bir öğretmendi! Herkesle ayrı ilgilenen… Şimdi olsa yine selam vermek isterdim öğretmenime.

 

Öğretmen, aileden sonra bir insan hayatında onun yetişmesinde ne kadar etkili bir rol model, öyle değil mi?

 

Çok önemli bir konu bu. Bütün ebeveynler öğretmenle birlikte çocuklarını takip etmeli. Onlara örnek profiller teşkil etmeli.

 

“Ne güzel anılar biriktirmişim!” deyip iç geçiriyorum bunları hatırlayınca.

 

Bunu neden mi anlattım?

 

Bugün Hasan öğretmenimi rüyamda gördüm. Hâlâ aynı saygı dolu duygularla bağlı olduğum öğretmenimle konuşuyordum. Galiba bu kadar yıla rağmen o da beni özlemişti.

 

“Bizi çok güldürüyordun öğretmenim, bize ne çok şey öğrettin!” diyordum. Allah rahmet eylesin.

 

Ne güzel günlerdi çocukluk…

 

İyi bir eğitim yılı olmasını içtenlikle temenni ediyorum.

 

Sevgiyle kalın.

YORUMLAR

2 adet yorum var

  1. Bu nostaljik yazınız, insanın hayatındaki ilk öğretmenlerin ve okul anılarının ne kadar derin izler bırakabildiğini çok samimi bir dille gözler önüne seriyor. Çocuk masumiyetiyle bağ kurulan ilk öğretmenlerin sevgisi ile sonradan karşılaşılan kırıcı tutumların zihinde nasıl keskin zıtlıklar yarattığı çok güzel işlenmiş. Özellikle rüyada geçen o vefalı buluşma ve yazının sonunda çocukluk günlerine duyulan özlem, okuyanda tatlı ama hüzünlü bir tebessüm bırakıyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER