Kayıp Kavramlar Serisi — 1
Haklar Çağı ve Mesuliyet Çıkmazı
İçinde yaşadığımız çağ belki de tarihin en yüksek sesle “hak” konuşan çağıdır. Herkes hakkını biliyor, hakkını arıyor, hakkını talep ediyor. Fakat aynı kararlılığı mesuliyet söz konusu olduğunda görebiliyor muyuz?
Modern insan, haklarını büyütürken sorumluluklarını küçülttü.
Çağın ruhu insana sürekli aynı mesajı verdi: “Sen özelsin. Sen değerlisin. Sen bunu hak ediyorsun.” Bir süre sonra bu mesaj, insanı hakikatle yüzleştirmek yerine onu merkeze yerleştirmeye başladı. Artık birçok insan hayatı bir emanet olarak değil, sahip olduğu mutlak bir mülk gibi görüyor. Sağlığını, bedenini, gençliğini, ailesini, sahip olduğu nimetleri doğal ve zorunlu şeyler olarak kabul ediyor.
Oysa nefes almak bir hak değil, bir lütuftur.
Gözlerimizin görmesi, kalbimizin atması, sabah uyandığımızda güneşi görebilmemiz, sevebilmemiz, düşünebilmemiz; bunların hiçbiri bizim kazanılmış hakkımız değildir. Bunlar bize verilmiş nimetlerdir.
Fakat modern insan nimeti görünmez kılarken beklentiyi büyüttü. İstediği olmadığında hayata kırılıyor. Duası geciktiğinde sitem ediyor. Planları bozulduğunda öfkeleniyor. Çünkü farkında olmadan şu düşünceye alıştı: “Bunlar zaten benim hakkımdı.”
İşte asıl kırılma burada başlıyor.
Bugünün en yaygın söylemlerinden biri de bu kırılmayı besliyor: “İste, hisset, evrenden iste, o senin hakkın, gelecek.” Kişi bir şeyi arzu ettiği an, sanki o şey ona zaten borçluymuş gibi bir dille konuşuyor. “Ben bunu hak ediyorum, alacağım” cümlesi, önce şükrü, sonra sabrı, en sonunda da emanet bilincini devre dışı bırakıyor. Çünkü insan “almak” üzerine kurduğu bu dilde, elinde zaten var olanın farkına varamıyor; yalnızca eksik olanı, gelmeyeni, gecikeni görüyor.
Hak sahibi olduğunu düşünen insan şükretmez. Emanet taşıdığını bilen insan ise sorumluluk hisseder.
Düşünsenize: Sabah alarmı çalmadan uyanan, iki bacağı üzerinde yürüyen, sofrasında ekmek bulan bir insan, günün ilk saatinde şükretmek yerine “bugün de mi aynı gün” diye söyleniyorsa; aslında elindeki nimeti değil, elinde olmayan beklentiyi merkeze koymuş demektir.
Bugün insanlar mutlu olmayı hak olarak görüyor fakat mutluluğun bedelini ödemek istemiyor. Başarılı olmayı hak görüyor fakat disiplinin yükünü taşımak istemiyor. Güzel ilişkiler istiyor fakat fedakârlığa yanaşmıyor. Huzur arıyor fakat nefsini terbiye etmeyi ağır buluyor.
Herkes sonuçları istiyor; fakat sebeplerin sorumluluğunu almak istemiyor.
Daha da önemlisi, insan kendisine verilen sayısız nimeti görmezden gelirken, alamadığı bir şeyi büyütüyor. Sahip olduklarını unutuyor, sahip olamadıklarını ise hayatının merkezine koyuyor.
Oysa asıl olgunluk, hak talep etmekten önce emaneti fark etmektir.
Bu dünya bir hak ediş yeri değil, bir imtihan yeridir. Modern insan ise cenneti dünyaya taşımaya çalışıyor. Acısız, bekleyişsiz, fedakârlıksız, sorumluluksuz bir hayat istiyor. Fakat dünya böyle bir yer değil.
Dünya, nimetlerle birlikte yüklerin de verildiği bir imtihan meydanıdır.
Belki de çağımızın en büyük çıkmazı budur: Haklarımızı sayarken nimetleri unutmamız, beklentilerimizi büyütürken mesuliyetlerimizi küçültmemiz.
Çünkü insanı olgunlaştıran şey yalnızca sahip oldukları değil, taşıdığı sorumluluklardır.
Hakların bu kadar yüksek sesle konuşulduğu bir çağda, belki de en devrimci söz şu olur: “Bana ne verildiğine bakmadan önce, bana ne emanet edildiğine bakayım.”
Kendimize, insanlara ve bizi yoktan var eden Rabbimize karşı mesuliyetimizi yeniden hatırlamaya ihtiyacımız var.
































YORUMLAR