Her His Sana Ait Değildir
İnsan, çoğu zaman zihninden geçen her düşüncenin, her duygunun ve her dürtünün kendisine ait olduğunu sanır. Oysa İbnü’l-Arabî’nin yüzyıllar öncesinden gelen şu sözü bu kabule güçlü bir itirazdır:
“Zihninden geçen her his sana ait değildir.”
Bu cümle, yalnızca tasavvufun değil, insanı anlamaya çalışan bütün disiplinlerin üzerinde durabileceği derinlikte bir tespittir.
Modern dünyada birey olmayı özgürleşmek olarak tanımlıyoruz. Oysa hiç olmadığımız kadar etkilenmeye açık bir çağda yaşıyoruz. Reklamlar neyi arzulayacağımıza, sosyal medya neye öfkeleneceğimize, gündem neye korkacağımıza, algoritmalar ise neyi düşüneceğimize sessizce karar veriyor. Bir süre sonra insan, kendi sesi ile dış dünyanın yankısını birbirinden ayıramaz hâle geliyor.
İbnü’l-Arabî’nin sözü tam da bu noktada önem kazanıyor. Çünkü bize ilk olarak iç dünyamızın mutlak anlamda bize ait olmayabileceğini hatırlatıyor.
Felsefe tarihi de benzer soruları sormuştur. Stoacılar, insanın kontrol edemediği etkiler karşısında zihinsel bir mesafe geliştirmesi gerektiğini savunurken; Edmund Husserl, düşünceleri olduğu gibi kabul etmek yerine onları askıya almayı önerir. Sokrates ise sorgulanmamış bir hayatın yaşanmaya değer olmadığını söylerken aslında düşüncelerin de sorgulanması gerektiğini anlatıyordu.
Demek ki mesele sadece ne düşündüğümüz değil, neden öyle düşündüğümüzdür.
Sosyolojik açıdan bakıldığında ise birey, hiçbir zaman toplumdan bağımsız değildir. Émile Durkheim’ın “kolektif bilinç” kavramı, toplumun değerlerinin bireyin zihnine yerleştiğini anlatır. Pierre Bourdieu ise alışkanlıklarımızın, beğenilerimizin ve hatta doğal sandığımız davranışlarımızın büyük ölçüde içinde yetiştiğimiz sosyal çevre tarafından biçimlendirildiğini söyler.
Bu durumda öfkemiz gerçekten bize mi aittir?
Kaygımız gerçekten kendi deneyimimizin ürünü müdür?
Yoksa sürekli maruz kaldığımız haberlerin, ekranların, kalabalıkların ve kutuplaşmanın zihnimizde bıraktığı izler midir?
Belki de günümüzde en büyük özgürlük, her aklımıza gelen düşünceye inanmak değil; onun kaynağını araştırabilmektir.
Çünkü insan bazen başkasının korkusunu kendi korkusu, başkasının öfkesini kendi öfkesi, başkasının arzusunu kendi arzusu zanneder. Böylece farkında olmadan ödünç alınmış duygularla yaşamaya başlar.
Tasavvufta buna karşı önerilen şey “murakabe”, yani kişinin kendi iç dünyasını dikkatle gözlemlemesidir. Modern psikoloji ise buna farkındalık (mindfulness) adını veriyor. İsimler değişse de öneri aynıdır: Düşünceyi hemen sahiplenme. Önce onu izle.
Belki de her his, kapıyı çalan bir misafir gibidir. İçeri buyur edip etmeyeceğine karar verecek olan ise ev sahibi olan bilinçtir.
İbnü’l-Arabî’nin sözü bugün bize önemli bir soru bırakıyor:
“Bu düşünce gerçekten bana mı ait; yoksa yalnızca benden geçip giden bir misafir mi?”
Belki de insanın gerçek özgürlüğü, zihninden geçen her sesi kendi sesi sanmaktan vazgeçtiği anda başlar.






























Well said