Kendi Potansiyelini Keşfet
Kendini tanımaktan kendi izini bırakmaya uzanan bir yolculuk
İnsan hayatının belli bir döneminde kendisine şu soruyu soruyor: “Ben ne yapmak istiyorum?”
Bu soru, göründüğünden daha büyük bir sorudur. Çünkü cevabı yalnızca bir meslek seçmekle ilgili değildir. İnsan aslında bu soruyu sorarken kendisini, yeteneklerini, meraklarını, sınırlarını ve hayatta nerede durmak istediğini anlamaya çalışır.
Üstelik insan kendisini tek bir alanda deneyerek tanıyamaz. Resim yaparken başka bir yönümüz ortaya çıkar, müzik dinlerken başka bir duyarlılığımız gelişir. Bir kitap okurken daha önce hiç düşünmediğimiz bir düşüncenin kapısı açılır. Yazarken zihnimizde dağınık duran düşünceleri bir düzene sokarız. Spor yaparken disiplinimizi, sabrımızı ve mücadele gücümüzü görürüz. Basketbol oynarken yalnızca bireysel yeteneğin değil, takımın, stratejinin ve doğru zamanda doğru kararı vermenin önemini öğreniriz.
Bütün bunlar birbirinden farklı görünür. Oysa hepsinin ortak bir tarafı vardır: İnsan kendisini deneyimlerinin içinde keşfeder.
Sokrates’in yüzyıllar önce ortaya koyduğu “Kendini bil” düşüncesi bugün de anlamını koruyor. Çünkü insanın dünyayı anlamaya çalışmadan önce kendi içindeki dünyayı tanıması gerekiyor. Neye ilgi duyduğunu, neyi yaparken zamanın nasıl geçtiğini fark etmediğini, hangi konuda sabır gösterebildiğini ve hangi uğraşın onda devam etme isteği uyandırdığını bilmek, kendi yolunu bulmanın ilk adımlarından biri.
Fakat burada önemli bir ayrım var.
Kendini keşfetmek, her şeyi yapmak demek değildir.
İnsan farklı şeyleri denemeli, farklı alanlara dokunmalı, kendisine ait olmayan yolları da görmeli. Çünkü hangi yolda ilerlemek istediğini anlayabilmek için bazen önce hangi yolda ilerlemek istemediğini bilmek gerekir.
Bir insan resim yapmayı deneyebilir ve ressam olmayabilir. Müzikle ilgilenebilir ve müzisyen olmayabilir. Bir spor dalına başlayıp profesyonel sporcu olmadan da o sporun kendisine kattığı disiplinle hayatına devam edebilir. Bir kitabı okur, bir düşünceden etkilenir, sonra başka bir düşünceye yönelir.
Bunların hiçbiri boşa gitmiş deneyimler değildir.
Her deneyim insanın kendisi hakkında tuttuğu küçük bir nottur.
Asıl mesele, bu notların zaman içinde bir bütüne dönüşmesini sağlayabilmektir.
İnsan bazen birçok kapıyı açar. Sonra içlerinden birinde daha uzun süre kalmak istediğini fark eder. İşte o noktada merak, emeğe; emek, deneyime; deneyim ise ustalığa dönüşmeye başlar.
Ustalık da burada ortaya çıkar.
Bir konuda iyi olmak yalnızca yetenekle açıklanamaz. Aynı şeye tekrar tekrar dönmek, eksiklerini görmek, yeniden denemek, öğrenmek ve zaman içerisinde kendisini geliştirmek gerekir. Aristoteles’e atfedilen, insanın tekrar ettiği davranışların zamanla karakterini ve alışkanlıklarını oluşturduğu düşüncesi tam da bu noktada anlam kazanır.
Çünkü insan bir anda ustalaşmaz.
Bir şeyi defalarca yaparken değişir.
Dünkü yaptığıyla bugünkü yaptığı arasındaki küçük farklar, zaman içerisinde büyük bir dönüşüme dönüşür.
Bu nedenle başarıyı başkalarıyla kıyaslayarak tanımlamak bana doğru gelmiyor.
İnsan başkasından daha iyi olmak için değil, kendi dününden daha iyi olabilmek için çabalamalıdır.
Bugün dünden biraz daha fazla bilmek, dün göremediğini bugün görebilmek, dün yapamadığını bugün yapabilmek… Asıl gelişim burada başlıyor.
İnsan kendisini başkalarının hayatıyla ölçmeye başladığında kendi yolundan uzaklaşabiliyor. Oysa herkesin başlangıç noktası, imkânları, zamanı, çevresi ve hayat koşulları farklı.
Bu yüzden kişinin kendisine sorması gereken soru “Onun kadar iyi miyim?” değil, “Ben kendi kapasitemin ne kadarını ortaya çıkarabiliyorum?” olmalı.
“İstemek başarının yarısıdır” sözü de burada anlam kazanıyor.
İstemek önemlidir; fakat istemekten önce ne istediğini anlamak gerekir.
Çünkü yönü belli olmayan bir çaba, insanı yorabilir. İnsan önce kendi isteğini tanımlamalı, sonra o isteğin gerektirdiği emeği vermeyi göze almalıdır.
Dünyada iz bırakmış insanlara baktığımızda bu sürecin farklı biçimlerini görebiliyoruz.
İbn-i Sina, kendi döneminin bilgi birikimini kullanarak tıp ve bilim alanında derinleşti. Mimar Sinan, mimarlığı yalnızca yapı inşa etmekten çıkarıp estetik, mühendislik ve işlevselliği bir araya getiren bir ustalık alanına taşıdı. Coğrafi keşiflere çıkanlar, kendi çağlarının bilgisi ve teknolojisiyle bilinmeyene doğru yol aldılar. Bilim insanları kendilerinden önce gelenlerin hesaplarının üzerine yeni hesaplar koydu. Sanatçılar kendilerinden önceki sanatçıların bıraktığı yerden başka bir şey söylemeye çalıştı.
Onların yaptığı şey, her şeyi aynı anda yapmak değildi.
Kendi dönemlerinin şartları içerisinde bir alanda derinleşmek ve o alanda mümkün olanı biraz daha ileri taşımaktı.
Sonra başka insanlar geldi.
Onların bıraktığı bilgiye yeni bilgiler eklendi. Yeni teknolojiler geliştirildi. Yeni yöntemler bulundu. Bugün kullandığımız pek çok şey, aslında kendisinden önce yaşamış insanların attığı küçük adımların üzerine eklenen yeni adımlardan oluşuyor.
Bu açıdan bakıldığında insanın başarısı yalnızca kendisine ait değil.
Bir insan bir şey öğreniyor, geliştiriyor ve bunu başkasına aktarıyor. Ondan sonraki kişi o bilgiyi alıyor, kendi deneyimini ekliyor ve biraz daha ileri taşıyor.
Toplumsal ilerleme biraz da böyle gerçekleşiyor.
Bireyin kişisel merakı, zamanla ortak birikimin parçasına dönüşüyor.
Bugün teknoloji çağında yaşamamızın en önemli taraflarından biri de bu. Geçmişte bir insanın ulaşmak için yıllar harcadığı bilgiye bugün birkaç dakika içerisinde ulaşabiliyoruz. Fakat bilgiye ulaşmak ile o bilgiyi anlamlı bir şeye dönüştürmek aynı şey değil.
Teknoloji bize araçları sunuyor.
Yolu hâlâ insanın kendisi seçiyor.
Bu nedenle geleceğin insanı için en önemli becerilerden birinin yalnızca teknoloji kullanmak değil, kendisini tanımak ve sahip olduğu imkânları hangi amaç için kullanacağını bilmek olduğunu düşünüyorum.
Bir insan yazabilir.
Bir başkası resim yapabilir.
Bir başkası bilimle uğraşabilir.
Bir başkası sporcu olabilir.
Bir diğeri insanları, toplumu, tarihi veya kültürü araştırabilir.
Alanlar farklı olabilir.
Fakat bütün bu yolların sonunda aynı soru duruyor:
“Ben bu dünyaya ne katabilirim?”
İşte kişinin kendi potansiyelini keşfetmesi biraz da bu sorunun cevabını aramaktır.
Potansiyel, insanın içinde hazır duran ve bir gün kendiliğinden ortaya çıkan bir şey değildir. Potansiyel; merakla, deneyimle, eğitimle, emekle, hatalarla ve tekrarlarla gelişen bir süreçtir.
Bu yüzden insanın kendisine zaman tanıması gerekir.
Bir şeyi hemen başaramadığında kendisini yetersiz ilan etmemeli.
Bir yol kendisine uygun çıkmadığında bütün yolların kapandığını düşünmemeli.
Yeni bir şey öğrenmekten, yeniden başlamaktan ve yön değiştirmekten korkmamalı.
Çünkü insanın hayatındaki her deneyim, onu biraz daha kendisine yaklaştırabilir.
Sonunda önemli olan herkesin yaptığı şeyi yapmak değil.
Kendi yapabileceğin en iyi şeyi bulmak.
Kendi sesini, kendi bakışını, kendi çalışma biçimini ve kendi yolunu oluşturmak.
İnsan bunu başardığında artık yalnızca bir şey yapan kişi olmaktan çıkar; yaptığı işe kendisinden bir parça katmaya başlar.
İşte iz bırakmak da burada başlar.
İz bırakmak her zaman büyük bir keşif yapmak, bir eser bırakmak ya da tarihe adını yazdırmak değildir. Bazen bir çocuğa öğrettiğin bir bilgi, bir insanın hayatına dokunan bir cümle, yazdığın bir yazı, yaptığın bir resim, öğrettiğin bir beceri ya da senden sonra bir başkasının üzerine koyacağı küçük bir bilgi de bir izdir.
Çünkü insanın değeri yalnızca ne kadar ileri gittiğiyle değil, ardında ne bıraktığıyla da ölçülür.
Bugün bizim bildiklerimizin bir kısmı, bizden önce yaşayan insanların merakından doğdu.
Yarın bizim öğrendiklerimiz de başka birinin başlangıç noktası olacak.
Bu yüzden insanın kendi potansiyelini keşfetmesi yalnızca kişisel bir mesele değildir. Kendisini geliştiren insan, sahip olduğu bilgi ve deneyimi paylaşabildiği ölçüde içinde yaşadığı topluma da katkıda bulunur.
Bence hayatın asıl amacı kusursuz olmak değildir.Kendi dününden daha iyi bir insan olabilmek, kendi yolunu bulabilmek ve o yolda ilerlerken senden sonra gelecek kişiye bir ışık bırakabilmektir.
Önce denemek gerekir.
Sonra neyi istediğini anlamak.
Ardından seçtiğin yolda sabırla derinleşmek.
Ve bir gün dönüp baktığında, başladığın insanla bugün olduğun insan arasındaki mesafeyi görebilmek…
İşte o zaman insan yalnızca bir başarı elde etmiş olmaz.
Kendi potansiyelini keşfetmiş olur.
Yazan: Leyla GÖKER
Bir sonraki yazımda görüşmek üzere…
































YORUMLAR