
Kapitalist bir düzende, fabrikanın işçileri çarkların dişlilerini çılgınca döndürürken, çalışanlardan biri fabrika ile ilgili sorunları gökdelenlerin en üst katlarında yerleşik patronlara iletir. Patronlar son derece acımasız. Fabrikaların kesintisiz çalışmasını, üretimin seri olmasını emrediyorlar. Dev gökdelenler arasındaki geçiş bağlantıları, düzenin birbiriyle koordinasyonunu açıkça gözler önüne seriyor. Aristokrasi üst tabakadan, şehri yani “Metropolis”i yönetirken hiyerarşik bir direniş söz konusu.
Ve…
Nazilerin Almanyası olayları farklı yöne çeviriyor.
1927 yılı yapımı “Metropolis” adlı sessiz sinema filmi, tarihi Berlin Babylon sinema salonunda izleyicilere sunuluyor. Burası fazlaca ekstrem bir mekân. Mekânların üzerimdeki tesirini anlatmama olanak yok. Belki de yazmak tutkum hep bu yüzden. Gördüklerimi anlatma isteği.
Filmin bir kısmının kaybolmuş ve silinmiş olması hikâyeye daha da gizem katıyor. Fakat yapıtı daha da gizemli ve ilginç kılan, o yıllardaki teknik imkânlarla görselliğin, sahne geçişlerinin bu kadar mükemmel yapılabiliyor olması. Günümüz teknolojileri nasıl bu kadar öngörülebilmiş? Değişen robotik insan görselleri, fabrika çarkları, uçan araçlar, gökdelenler nasıl bu kadar ustaca, olağanüstü tasarlanmış?
Salondaki sahne önüne yerleştirilmiş canlı müzik orkestrası eşliğinde sunulan filmler burada daha da zengin bir versiyonla izleyiciye sunuluyor. Kısaca Babylon Sineması’nda, kapitalist düzende insanların robotlaştığı, sınıf savaşını anlatan sessiz bir sinema filmi “Metropolis” oynuyor.
Sinema konusu açılmışken 76. Berlin Film Festivali’ni de atlamamalıyım. Zira bu yıl Türklerin yazıp yönettiği, Türk-Alman ortak yapımı olan “Sarı Zarflar” filminin Altın Ayı ödülünü alması da bizim için ayrı bir gurur sebebi oldu.
Evet…
Dünyanın sayılı gözde şehirlerinden
Berlin’deyim.
Berlin, ulaşımda Avrupa’nın en eski metro ağlarına sahip. Trenler U-Bahn ve S-Bahn olarak iki şekilde, sistematik olarak yeraltında ve yer üstünde hizmet veriyor. Metro tünelleri 1902’lerden kalan seramik duvar aksamları ve orijinal kaplamalarıyla günümüze kadar korunarak gelmiş.
Çok katlı Berlin Hauptbahnhof’u “Berlin-Paris Hattı”nda anlatmıştım. Bütün şehirde sistem tek kelimeyle harika işliyor. Çünkü toplu taşıma o kadar rağbet gören bir şey ki burada yaşayanlar ihtiyaç dışında neredeyse özel araç kullanmıyor ve çok araç alma eğilimleri olmuyor. Üstelik caddelerde bulunan özel bisiklet yolları ve genç yaşlı, neredeyse herkesin bisikletli olması takdir edilir bir durum bence.
Almanya, savaşın verdiği zararları kentin her bölümünde o günün resimleri ve eserleriyle sürekli hatırlatıyor.
Hem yaşadıklarından ders çıkarmış hem de derslerine iyi çalışmış olmalılar ki geçmişi de unutmamak adına yıkılan ikonik Berlin Duvarı’nı muhafaza edip yer yer sergilemeye, üzerine yazdıkları yazılarla, boyalarla kalıcı kılmaya devam ediyorlar.
Belki de geçmişten ders alarak ilerlemek, dikiz aynasına bakarak arabayı sürmek gibi,
onları biraz yavaşlatsa da;
temkinli ve ihtiyatlı kılıyor.
Evet,
bürokrasi çok yavaş ilerliyor,
her şeyi fizikî olarak, kâğıt üzerinde, ıslak imzalı görmek istiyorlar ama bu tavır vatandaşları yorsa da dijital sahtekârlığın da önüne geçen ciddi bir önlem olmalı.
Yeniden yapılanan Almanya’da Soğuk Savaş’ın izlerini şehrin ve trafiğin tam ortasındaki Checkpoint Charlie’de kum torbaları ve askerî bekleme kulübesiyle görebiliyorsunuz. Ben de bir ürperti oluşturan bu mekânlarda herkesin hatıra fotoğrafı karesinde anılarına kayıt oluyor.
Belki de 3. Dünya Savaşı’na ramak kalmışken yaşanan sinir savaşı ve o bekleyişi anlatan bu yer, onlar için unutulmayacak bir travma.
Şehir genel olarak göz kamaştırıcı. Müzeler Adası olarak bilinen ikonik alanı izlemek ayrı bir zevk.
Pergamon Müzesi tadilat dolayısıyla uzun süredir kapalı. Ülkemizden götürülen ünlü Bergama Zeus Sunağı’nın orada sergilenmesi oldukça üzücü.
Hellenistik döneme tarihlenmiş sunak, antik kentte tanrıların çatışmasını anlatıyor. Mitolojik karakterlerin fresklendiği ünlü sunağın parça parça yurt dışına taşınabilmiş olması, aynı şekilde parçaların orada yeniden birleştirilerek ziyarete sunulması ise hayret verici.

Köprünün üst kısmından bakıldığında şehrin içinden geçen nehir sularının yazın tekne gezilerine, kışın kayak alanına dönüşmesini izlemek eğlenceli oluyor. Yeşil kubbeli Berlin Katedrali’ni yine aynı açıdan izlemek ise zarif bir tabloya bakıyorsunuz hissi oluşturuyor.
Üniversite olarak hizmet veren Berliner Schloss ve müzesi, dünyaca önemli Berlin Opera binası hep aynı alanda yerleşik.

Herkesçe malum, ünlü Brandenburg Kapısı barışı simgeleyen bir zafer takı. Doğu ve Batı Berlin’i bölen bu kapı oldukça bilindik. Metrolarda ve birçok yerde kapı konseptli amblemler görülürken şehrin arması “ayı” simgesini de atlamamak gerekiyor.
Sanatı ve teknolojik özellikleri ile modernize edilerek inşa edilmiş cam kubbeli parlamento binası, haftanın belirli günleri halkın ziyaretine açık ve dışarıdan da görülebiliyor. Vaziyet planı dâhilinde katlara çıkarak buraları gezebiliyor, politik toplantıları canlı izleyebiliyorsunuz.

Alexanderplatz, şehrin simgesinin bulunduğu televizyon kulesiyle dikkat çekiyor. Bu alan bütün etkinliklerin sunulduğu, karnavalların ve özel günlerde eğlencelerin düzenlendiği, nüfusun günlük olarak yoğun geçiş yaptığı alanlardan. Burada her kesimden, her milletten insan görmeniz mümkün.

Charlottenburg’da ismi “KaDeWe” olan, Avrupa’nın en büyük ikinci alışveriş merkezi ile savaşta hasar görmüş, Kaiser Wilhelm anısına yapılan yıkık kilise aynı cadde üzerinde. Almanlar, bir bölümü ayakta kalmış, barış simgesi olan yapının eski hâli unutulmasın diye restore etmeyip bombalanmış şekliyle sergilemeyi tercih ediyorlar.
Kreuzberg, Berlin Duvarı yıkılmadan önce Türklerin çoğunlukla gidip yerleştiği, bir İstanbul semti gibi. “Küçük İstanbul” deniliyor buraya.
Restoranlar, marketler, camiler… Her şeyiyle Türkiye’de gibisiniz, hiç yabancılık çekmezsiniz.
Prenzlauer Berg’de bir bit pazarı. İçinde yok yok. İnsanlara hizmet etmiş ve belki de sahipleri gidince kendini burada bulmuş kadim porselen takımları, bardak takımları, çay ve kahve takımları, fotoğraf makineleri, dikiş kutuları, marka kıyafetler… Giyilmemiş ama serisi olmayan trençkotlar, ünlü markalardan ceketler, çantalar, ayakkabılar ve daha neler neler…
Bayılırım bit pazarı görmeye.
Geri dönüşüm kutuları çok önemseniyor. Atık yemek ve yiyecek çöplerinden biyolojik birtakım ürünlerin dönüşümle ekonomiye nasıl katkı sağlandığını bu rengârenk ayrışma kutularından anlayabiliyoruz. Bu konuda çok titiz davranılıyor. Kâğıt, şişe, plastik, yiyecekler özenle ayrışıyor.
Bizim bütün çöpleri tek poşette aynı yere attığımızı düşününce, kendimizi ve vatandaşlık görevimizi bir revize etsek mi diye bir sorgulayalım var.
Fazladan alıp da kullanmadan çöpe attığımız ekmek ve yiyecekleri hiç saymıyorum bile. Bunları gördüğümde güzel ülkemdeki israf beni biraz endişelendiriyor.
Yaz aylarında Berlin Duvarı’nın gölgesinde amfi kurup şarkı söylemek isteyenleri, karaoke yapanları, yarışmalar yapıp eğlenenleri izlerken gülümsüyoruz.
Üç tekerlekli bisikletlerinin arka kısımlarına çocuklarını yerleştirmiş, eğlenmeye gelmiş genç aileleri de burada çok fazlaca görüyoruz.
Daha söylenecek ne çok şey var…
Nereye sığdırmalıyım bilemedim…
Galiba Berlin’i anlatmam birkaç ciltlik kitapla mümkün olabilir.
Seyahatler serimde ara ara Berlin’den yazmaya devam edeceğim.
Sevgiyle kalın.
































YORUMLAR