Gözlerimizi ekranlardan ayıramadığımız, ilişkilerimizin dijitalleştiği, hızın ve tüketimin kutsandığı bir çağda yaşıyoruz. Bu çağın çocukları ise, yetişkinler olarak bizlerin inşa ettiği bu dünyada nefes almaya çalışıyor. Peki, bizim yaşantılarımız ve davranışlarımız, geleceğimiz olan bu çocukları gerçekten suça daha eğilimli hale mi getiriyor?
Önce şunu kabul edelim: Çocuklar boş bir levha değil, ama aynı zamanda birer ayna. Bu aynada, biz yetişkinlerin hayata bakışını, değer yargılarını, öfkelerini, sabırsızlıklarını ve çelişkilerini görüyoruz. Sürekli bir “meşguliyet” halinde, çocuklarımızla nitelikli zaman geçiremiyor, onların duygusal ihtiyaçlarını fark edemiyoruz. Ekran başında geçirdiğimiz süre, karşılıklı sohbet ettiğimiz süreyi katbekat aşıyor. Bu durum, çocukta aidiyet duygusunun eksik kalmasına, kendini değersiz hissetmesine neden olabiliyor. Değersizlik duygusu ise, zamanla öfkeye, öfke de saldırganlığa dönüşebiliyor.
Modern yaşamın getirdiği rekabetçi ortam, çocukları erken yaşta bir yarışın içine sokuyor. “Başarı” kavramının notlardan ibaret olduğu algısı, el becerisi, sanat yeteneği veya insani değerler gibi pek çok özelliği gölgede bırakıyor. Kendini bu kalıba sığdıramayan çocuk, “başarısız” etiketi yiyor. Sosyal medya ise, bu yarışı görünür kılarak durumu daha da katlanılmaz hale getiriyor. Dışlanmışlık ve yalnızlık hissi, bazı çocukları alternatif kimlik arayışlarına itebiliyor. Bu arayış bazen riskli davranışlara, hatta suç dünyasının sunduğu sahte “ait olma” duygusuna kapı aralayabiliyor.
Öte yandan, tüketim kültürünün sınır tanımazlığı, “hemen şimdi” arzusunu körüklüyor. Sabretmeyi, emek vermeyi, ertelemeyi öğrenemeyen bir nesil yetişiyor. Bu tatminsizlik hali, hızlı haz yollarına yönelmeyi tetikleyebiliyor. Şiddetin her türlüsünün medyada sıradanlaştırılması, video oyunlarındaki sınırsız sanal şiddet, gerçek hayatta şiddetin eşiğini düşürüyor. Çocuk, şiddeti bir çözüm yolu, hatta bir güç gösterisi olarak algılayabiliyor.
Peki, çözüm ne? Umutsuzluğa kapılmak yerine, aynaya cesaretle bakmakla başlayabiliriz. Çocuklarımıza ayırdığımız vakti, onlarla kurduğumuz gerçek iletişimi artırmak en temel adım. Onları yargılamadan dinlemek, duygularını anlamaya çalışmak, koşulsuz sevgiyi hissettirmek… Unutmayalım, sevgi ve ilgi gören çocuk, dünyayı sevmeyi öğrenir.
Sınır koymak da sevginin bir parçasıdır. Tutarlı, net ve adil sınırlar, çocuğa güven verir. Ekran süresini düzenlemek, şiddet içeriklerinden uzak tutmak, tüketim çılgınlığına karşı “yeterli olan” bilincini aşılamak bizim sorumluluğumuz. Onlara, başarının tek tip olmadığını, her bireyin kendine özgü yetenekleri ve değeri olduğunu anlatmalıyız.
Bu çağ, çocuk yetiştirmenin zorluklarını arttırmış olabilir. Ancak aynı zamanda bilgiye erişim, farkındalık ve dayanışma imkanlarını da sunuyor. Suça eğilimli bir nesil yetiştirmek kaçınılmaz bir kader değil. Tercihlerimizle şekillenen bir sonuç. Çocuklarımızın masumiyetini koruyacak olan, onları dijital fırtınalardan koruyan teknolojik filtreler değil; bizim onlara aktaracağımız insani değerler, sağlam karakter ve koşulsuz sevgidir.
Gelin, bu çağın çocuklarını suça değil, insanlığa eğilimli hale getirelim. Bunun yolu da önce kendi yaşantı ve davranışlarımızı dönüştürmekten geçiyor. Çünkü onlar, bizim en samimi yansımalarımız.
H.Ü




















tebrik ederim kesinlikle çok doğru