Mutluluk Bir Hedef Değil, Bir Bakış Açısıdır.
Hayatımızın en büyük yanılgılarından biri, mutluluğu ulaşılması gereken bir hedef sanmamızdır. Bir gün istediğimiz işe kavuşunca, istediğimiz eve sahip olunca, sevdiğimiz insanla aynı çatı altında yaşayınca ya da maddi kaygılarımız sona erince mutlu olacağımıza inanırız.
Oysa hayatın bize defalarca öğrettiği bir gerçek vardır: Beklentiler, çoğu zaman mutluluğun değil, hayal kırıklıklarının başlangıcıdır.
Çünkü mutluluk, gelecekte bizi bekleyen bir ödül değildir. Huzur da öyle…
Belki de o çok arzuladığımız “kusursuz mutluluk” hiçbir zaman gelmeyecek. Belki hayat, açtığı bir kapının ardından başka bir kapıyı açmayacak. Belki her kazancın yanında bir kayıp, her kavuşmanın yanında bir ayrılık olacak. Hayatın tabiatı budur.
İşte tam da bu yüzden insan, gelecekte yaşayacağını sandığı mutluluğun peşinde ömrünü tüketmek yerine, bugünün içine küçük sevinçler biriktirmeyi öğrenmelidir.
Kaldırım taşlarının arasından inatla açan bir papatya…
Ayağınıza sürtünerek sevgi isteyen bir sokak kedisi…
Bir çocuğun eline tutuşturduğunuz küçük bir lolipopun gözlerindeki ışık…
Sevdiğiniz insanla aynı şarkıda kaybolmak…
Bir dondurmayı paylaşırken aynı anda gülümsemek…
Bazen hayatın en büyük mutlulukları tam da bunlardır.
Çünkü mutluluk, dışarıdan satın alınan ya da bir başkasının bize verdiği bir duygu değildir. İçeriden filizlenen bir bakış biçimidir.
İnsan, içinde mutluluğa yer açabiliyorsa mutlu olur.
İçinde huzur varsa huzuru görür.
İçinde güven varsa güvenmeyi başarır.
Ne kadar ilginç değil mi?
Karşınızdaki insan dünyanın en güvenilir insanı olabilir. Ama sizin içinizde güvenebilme kapasitesi önceden ve başka bir insan ilişkisinden yara aldıysa, ne yaparsa yapsın ona tam anlamıyla güvenemezsiniz.
Aynı şekilde huzur…
İçinizde huzur yoksa, dünyanın en sessiz ormanına da gitseniz zihniniz susmaz.
En güzel deniz kıyısında da otursanız kalbiniz dinlenmez.
Çünkü dış dünya, çoğu zaman iç dünyamızın aynasıdır.
Bu, Pollyannacılık değildir.
Hayatın acısını inkâr etmek hiç değildir.
Tam tersine…
Acıyı olduğu gibi kabul etmek, onunla yüzleşmek ve bizi esir almasına izin vermemektir.Özgğr olmaktır.
Hayat acıtır.
Kaybettirir.
Yorar.
Bazen sebepsizce can yakar.
Ama aynı hayat, öğrenmek istemediğimiz dersleri de bir gün mutlaka öğretir.
Üstelik çoğu zaman zorlayarak…
Belki de bu yüzden, sıklıkla Mahatma Gandhi’ye atfedilen şu söz bu kadar anlamlıdır:
“Hayatta kaybetmem. Ya kazanırım ya öğrenirim.”
Bu sözün gerçekten Gandhi’ye ait olup olmadığı kesin olarak doğrulanmış değildir; farklı kaynaklarda başka isimlere de atfedilir. Ama taşıdığı anlam, kimin söylediğinden daha değerlidir.
Hayatın amacı belki de hiç kaybetmemek değildir.
Her yaşananın içindeki dersi görebilmektir.
Geçmişin “Keşke…”leriyle…
Geleceğin “Ya olursa?”larıyla…
İnsan ömrünü tüketebilir.
Oysa yaşam, yalnızca şu anın içinde vardır.
Anılar biriktirilir.
An yaşanır.
Ve o anlar, dönüp baktığımızda ömrümüz dediğimiz şeyi oluşturur.
Belki de aradığımız mutluluk hiçbir zaman büyük başarıların sonunda değil; küçük anların içinde, fark edilmeyi bekliyordur.
Sonuçta hayat, bir denge sanatıdır.
İlişkilerde denge…
Maddiyatta denge…
Sevgide denge…
Çalışmakta da dinlenmekte de denge…
Tıpkı iki kefeli bir terazi gibi…
Bir taraf ağır bastığında hayat bizi yeniden dengeye çağırır.
Belki de gerçek huzur, her şeye sahip olmakta değil; sahip olduklarımızın kıymetini, tam da yaşadığımız anda fark edebilmektedir.
Çünkü mutluluk bir varış noktası değildir.
Mutluluk, yürürken fark ettiğimiz papatyadır.
Bir çocuğun gülümsemesidir.
Bir dostun sesi, sevdiğimiz insanın eli, içimizi ısıtan bir şarkıdır.
Ve en önemlisi…
Mutluluk, dışarıda bizi bekleyen bir yer değil; içimizde büyütmeyi seçtiğimiz bir hâlidir.
Yaşamak güzel şey.
Devam…
Müyesser DOĞAN































Kaleminiz her daim kavî olsun kıymetli hocam…