Bazı değerler vardır; kaybolduğunda gürültü kopmaz. Anında fark edilmez. Sessizce çekilir hayatımızdan. Mahremiyet de onlardan biridir. Gittiğini ancak huzur azaldığında, güven sarsıldığında ve ilişkiler yıprandığında anlarız.
Mahremiyet, sadece gizli olanı saklamak değildir. Nerede duracağını bilmek, sınır çizebilmek; her şeyi herkesle paylaşmama olgunluğudur. Bugün ise en çok ihlal edilen değerlerin başında geliyor. Çünkü artık “paylaşmak” bir alışkanlık, hatta sosyal bir zorunluluk gibi görülüyor. Özel hayatın sergilenebilir bir sahneye dönüştüğü bu çağda, ilk fedakarlık edilen değer genellikle mahremiyet oluyor.
Bu yeni ritüel, en çok da en korunaklı olması gereken yerde kendini gösteriyor: aile içinde…
Oysa aile, yaşanan her şeyin dışarıya taşınacağı bir alan değildir. Tartışmalar, kırgınlıklar, eksiklikler ve zayıf anlar; teşhir edilmek için değil, aile içinde onarılmak için vardır. Ancak günümüzde birçok şey farkında olmadan ifşaya dönüşüyor. Evin içi, çocuğun duygusu, eşin hatası; kalabalığın merakına sunuluyor iken aile mahremiyeti kayboluyor , ailede ki güven de yara alıyor. Çünkü herkesin bildiği sorun, artık sadece bir sorun olmaktan çıkar; saygıyı aşındıran bir yüke dönüşür. Dışarıya taşan her mesele, içeride daha derin bir kırılma bırakır. Mahremiyetin olmadığı yerde ise huzur uzun süre tutunamaz.
Mahremiyet aynı zamanda bir terbiyedir.
Bu kayıpların temelinde, mahremiyetin aslında öğretilen ve yaşatılan bir terbiye olduğunu unuttuğumuz yatar.
İşte bu terbiyenin eksikliğinde, bugün kaybolan değerlerimizden biri de tam olarak şu oluyor: Suskunluğun erdemini bilmek. Her şeyi anlatma zorunluluğu hissetmemek. Aileyi kalabalıktan koruyabilmek. Çünkü aile, alkışlanmak için değil; korunmak için vardır.
Mahremiyet geri gelmediğinde, ilişkiler gürültülü ama içi boş hâle gelir. Oysa bazı değerler sessizlikle yaşar.
Aile de öyledir.
Mahrem kaldıkça güçlenir.
H.Ü






























Kalemine sağlık Hülya hocam yine çok iyi bir yazı olmuş