EVRENİN UYUMU
Yeryüzünde hiçbir canlı boşuna var edilmemiştir.
Kedi, köpek, kuş, karınca, arı, kaplumbağa, eşek, deve, at, inek, baykuş, kurbağa, solucan, kene, sivrisinek, fare, yılan, denizyıldızı, ahtapot, balık…
Bize güzel gelen de, ürktüğümüz de, faydasını gördüğümüz de, zararından sakındığımız da bu büyük düzenin içinde bir yere sahiptir.
İnsan çoğu zaman yalnızca sevdiği ya da faydasını açıkça gördüğü canlıların kıymetini bilir. Kediyi sever, köpeğe merhamet eder, kuşa yem verir, ineğin sütünden faydalanır, atın gücünü bilir. Ama böceği görünce rahatsız olur, sivrisineği kovar, fareden kaçar, yılandan korkar, keneyi görmezden gelir, solucanı unutur.

Oysa yaratılmış hiçbir şey gereksiz değildir. Her varlığın ekosistem içinde bir görevi, insanın hayatında da bir hatırlatması vardır.
İnsanlık tarihi boyunca bazı canlıların faydası gözle görülür şekilde hayatımızın içinde olmuştur. Eşek yıllarca insanın yükünü taşımış; dar yollarda, köylerde, tarlalarda insanın gücünün yetmediği yerde sabırla yürümüştür. Deve çölün ağır yolcusu olmuş; sıcağa, susuzluğa ve uzun yola dayanmıştır. At savaş meydanlarında, göç yollarında, ulaşımda ve tarımda insanın yanında yer almıştır. İnek, koyun ve keçi sütüyle, yünüyle, emeğiyle, bereketiyle soframıza kadar uzanan bir hayatın parçası olmuştur.
Bu canlılar insana yalnızca fayda sağlamaz; aynı zamanda ders verir. Eşek sabrı, deve dayanıklılığı, at cesareti, inek bereketi, koyun ve keçi doğayla uyum içinde yaşamayı hatırlatır.
Bir de görünür faydası hemen anlaşılmayan canlılar vardır. İnsan bazen onları gereksiz sanır. Oysa doğada yalnızca bize doğrudan hizmet eden canlılar kıymetli değildir. Görmediğimiz, anlamadığımız, hatta rahatsız olduğumuz canlıların da yaratılış düzeni içinde bir yeri vardır.
Böcekler de bu düzenin en küçük ama en görünür parçalarındandır. Çocukluğumuzda toprakla, çimenle, karıncayla, uğur böceğiyle, çekirgeyle, solucanla daha iç içeydik. Bahçeli evlerin, boş arsaların, ağaç diplerinin ve toprak yolların içinde büyüyen çocuklar için bir böcek görmek olağan bir şeydi. Çünkü doğa hayatın dışına itilmemişti; hayatın tam içindeydi.
Bugün ise yüksek binalar çoğaldıkça toprak zemin azaldı. Beton arttı, bahçeler küçüldü, çocukların toprağa basacağı alanlar daraldı. İnsan doğadan uzaklaştıkça, doğaya ait olan her canlı ona yabancı gelmeye başladı.
O yüzden bazen mesele böceklerin çoğalması değil; bizim onları görmeye alışık olduğumuz doğal alanlardan uzaklaşmamızdır. Toprak azaldığında, yeşil alan daraldığında, canlıların yaşam alanları bozulduğunda denge de bozulur. İnsan kendi uzaklaştığı doğaya, sonra yabancı gibi bakmaya başlar.
Karınca küçücüktür ama gayreti büyüktür. Rivayet edilir ya; karıncaya “Bu bacaklarla hacca mı gideceksin?” demişler. O da “Varamazsam da o yolda ölürüm.” demiş. İnsan umudu karıncadan öğrenir. Çünkü mesele her zaman varmak değildir; yola çıkma cesaretidir.
Kaplumbağa yavaşlığın da bir yol olduğunu gösterir. Her canlı koşmak zorunda değildir. Ağır ağır ilerlemek, sabırla taşınmak, acele etmeden varmak da bir hikmettir. Hızlı olan değil, istikametini kaybetmeyen yol alır.
Salyangoz yavaştır, iz bırakarak ilerler. Bugün sağlık ve kozmetik alanında ondan fayda arandığını biliyoruz. Bunu tasvip edip etmemek ayrı bir konudur; fakat insanın küçücük gördüğü bir canlıdan bile bir şey öğrenmesi düşündürücüdür.
Arı yalnızca bal yapmaz. Çiçekten çiçeğe taşıdığı hayatla toprağın bereketine vesile olur. Meyvenin, sebzenin, ağacın, çiçeğin devamında onun sessiz emeği vardır. Küçücük ömründe üretir, taşır, çoğaltır ve ardında fayda bırakır.
Kuş yalnızca gökyüzünü süslemez. Tohum taşır, doğanın yenilenmesine katkı sağlar. Sabah sesiyle insana hayatın hâlâ devam ettiğini hatırlatır. Küçücük kanatlarıyla göğe yükselirken sanki şunu söyler: “Yorulabilirsin ama uçmayı unutma.”
Aslan gücü temsil eder. Ama aslanın gücü yalnızca pençesinde değildir; duruşundadır, bakışındadır, varlığıyla kurduğu dengededir. Doğada yırtıcı hayvanlar da boşuna değildir. Onlar çoğalmayı, yayılmayı ve dengeyi bir ölçü içinde tutar. Güç, hoyratlık için değil dengeyi korumak için verildiğinde anlam kazanır.
Kedi sessizdir ama çok şey anlatır. Düşer, kalkar, silkelenir ve yoluna devam eder. Bazen bir duvarın üstünde sabırla bekler, bazen soğukta bir kuytu arar, bazen hiçbir şey olmamış gibi yeniden güneşe uzanır. Kedinin hâlinde insana geçen bir sükûnet vardır. Telaş etmeden yaşamayı, kendini korumayı, sevgi gördüğünde kalbini açmayı öğretir.
Kedilerle ilgili anlatılan nice hikâye vardır. Halk arasında Peygamber Efendimiz’in kedilere merhametini anlatan menkıbeler de dilden dile aktarılır. Bunları sahih hadis gibi değil, merhametin inceliğini anlatan güzel rivayetler olarak bilmek gerekir. Verdiği mesaj kıymetlidir: Yaratılmış bir canı rahatsız etmemek, ona şefkatle yaklaşmak ve merhameti hayatın en küçük anına kadar taşıyabilmek…

Kedi yalnızca gönle iyi gelen bir canlı da değildir. Bulunduğu çevrede fare ve bazı haşerelerin çoğalmasını dengeleyebilir. Fakat kediyi yalnızca “fare yakalayan canlı” olarak görmek de eksik olur. Kedi aynı zamanda insana sükûneti, düşüp kalkmayı, kendini korumayı ve sevgi gördüğü yere bağlanmayı öğretir.
Köpek sadakati anlatır. Kapıda bekler, sahibinin adım sesini tanır, sevilmeyi de sevmeyi de hesapsız bilir. Evin dışında haneyi korur, içeride insanın yalnızlığına yoldaş olur. İnsan bazen bir köpeğin bakışında güvenin ne demek olduğunu görür. Köpek sevgisini saklamaz, vefasını pazarlık konusu yapmaz.
Baykuş bilhassa üzerinde durulması gereken canlılardan biridir. Gece karanlığında görür, sessizce uçar, dikkatle bekler. Fareleri ve bazı tarım zararlılarını avlayarak doğanın dengesine katkı sağlar. Baykuş insana şunu öğretir: Herkes gündüz görür; asıl mesele karanlıkta da yolunu kaybetmemektir. Sessiz kalmak güçsüzlük değil, derin bir dikkattir.
Kurbağa çoğu zaman sesiyle fark edilen ama ekosistemde önemli yeri olan canlılardan biridir. Böceklerle ve bazı zararlılarla beslenir; suyun, toprağın ve havanın dengesinde sessizce görev alır. Sivrisinek çoğaldığında insan rahatsız olur; kurbağa o döngünün içinde denge unsuru olur. Bir canlıyı anlamak için onu tek başına değil, ilişkide olduğu diğer canlılarla birlikte görmek gerekir.
Sivrisinek doğanın sadece güzellikten ibaret olmadığını hatırlatır. Faydaları olduğu gibi zararları da vardır. Özellikle anofel cinsi dişi sivrisinekler sıtma hastalığının taşınmasında rol oynayabilir. Durgun sular, bataklıklar ve bakımsız su birikintileri bu tür canlıların çoğalmasına zemin hazırlayabilir. Doğaya bakarken yalnızca romantik değil, tedbirli de olmak gerekir.
Fare insan için tehlikeli hastalıkların taşınmasında rol oynayabilir. Tarihte veba gibi salgınlarla birlikte anılmıştır. Fakat burada bile mesele yalnızca “fare zararlıdır” deyip geçmek değildir. Fare başka canlıların besin zincirinde yer alır; kediler, baykuşlar, yılanlar ve bazı yırtıcı kuşlar için besin olur. Doğada bir canlının çoğalması da azalması da başka halkaları etkiler.
Yılan insanın en çok ürktüğü canlılardan biridir. Bazı türleri zehirlidir ve insana zarar verebilir. Bu yüzden tedbir gerekir. Fakat yılanı yalnızca korkulacak bir canlı olarak görmek de eksiktir. O da doğanın dengesinde bir yere sahiptir. Farelerin, bazı küçük kemirgenlerin ve zararlıların çoğalmasını engelleyerek ekosistemin işleyişine katkı sağlar. Yılan insana sınırı anlatır: Her varlığa yaklaşılmaz, her canlıya dokunulmaz, her güzellik elle tutulmaz.
Bazı canlılara merhamet, onlara dokunmakla değil; yaşam alanına saygı duymakla gösterilir.
Solucan toprağın altında görünmeden çalışır. Kimse onu alkışlamaz, kimse emeğini görmez ama toprak onunla nefes alır. Toprağı havalandırır, organik maddelerin dönüşümüne katkı sağlar, verimli toprağın oluşmasında rol oynar. Solucanın azaldığı yerde toprak yorulur, verim düşer, yağmur suyunun toprağa işlemesi zorlaşır. Toprağın nefesi kesildiğinde insanın sofrası da bundan etkilenir.
Kene de sevilecek, eve alınacak bir canlı değildir; fakat varlığını bilmek, ondan korunmayı öğrenmek gerekir. Çünkü bazı canlılar faydası kadar riskiyle de insana tedbiri öğretir. Kene ısırığı bazı hastalıkların taşınmasına sebep olabilir. Bu yüzden otluk, çalılık ve kırsal alanlardan sonra vücudu kontrol etmek, tedbirli giyinmek ve şüpheli durumda sağlık kuruluşuna başvurmak önemlidir.
Doğada hiçbir canlı tek başına değildir. Bir halkayı hoyratça kopardığımızda yalnızca o canlıyı değil, ona bağlı başka dengeleri de sarsarız.
Son zamanlarda bazı hayvanların kısırlaştırılması, yaşam alanlarından uzaklaştırılması, hatta yok edilmesi üzerine çok şey konuşuluyor. Burada ince bir çizgi vardır. Bilinçli, merhametli ve veteriner hekim kontrolünde yapılan kısırlaştırma; sahipsiz hayvan nüfusunu kontrol etmek, hayvanların açlıkla, hastalıkla ve şiddetle karşı karşıya kalmasını önlemek açısından önemlidir. Fakat kısırlaştırma adı altında bir canlıyı değersizleştirmek, yok etmeyi çözüm gibi göstermek ve yaşam hakkını görmezden gelmek başka bir meseledir.
Hayvanları yok etmeye çalışmak, doğayı susturmak değildir. Aksine doğanın dengesini daha da bozmaktır. Bir canlıyı tamamen düşman ilan ettiğimizde, onun ekosistemde hangi görevi üstlendiğini de unuturuz.
Fare çoğalırsa yılanın, baykuşun, kedinin görevi daha görünür olur. Böcek çoğalırsa kurbağanın, kuşun, yarasanın önemi anlaşılır. Toprak yorulursa solucanın değeri hatırlanır. Durgun sular artarsa sivrisineğin taşıdığı risk büyür.
Yani bizi bekleyen tehlike yalnızca hayvanların varlığı değildir. Asıl tehlike, doğayı anlamadan ona müdahale etmektir. Yaşam alanlarını yok etmek, toprağı betonla örtmek, suyu kirletmek, sokak hayvanlarını sahipsiz bırakmak, sonra da bozulan düzenin sonuçlarına şaşırmaktır.

Bir de denizin altındaki canlılar vardır. İnsan çoğu zaman onları görmez, bilmez, fark etmez. Oysa hayat yalnızca bizim gözümüzün gördüğü yerde akmaz.
Bir yeryüzü var; gökyüzüne bakan tarafımız.Bir yeryüzü var; ayağımızı bastığımız toprak.Bir de denizin altı var, toprağın altı var.
Gökyüzünde yaşam var, yeryüzünde yaşam var, suyun dibinde yaşam var, toprağın altında yaşam var. Yaşam durmuyor. Allah’ın kurduğu düzen, bizim görmediğimiz yerlerde de işlemeye devam ediyor.
Fosiller de bu büyük düzenin sessiz şahitleridir. Bugün yaşamayan, toprağın ve taşın içinde izi kalan canlılar bize zamanın ne kadar derin, hayatın ne kadar eski ve yaratılışın ne kadar hayret verici olduğunu anlatır.
Dinozorlar mesela… Bugün yeryüzünde dolaşmıyorlar ama kemikleri, izleri ve fosilleriyle geçmiş zamanların canlı hafızası gibi karşımızda duruyorlar. Bir zamanlar bu dünyada yaşamış olmaları bile insana şunu düşündürür: Yeryüzü yalnızca bizim çağımızdan, bizim gördüğümüz canlılardan ibaret değildir.
Bir yaprak izi, bir deniz kabuğu, bir balık kalıntısı, bir dinozor fosili ya da toprağın altında taşlaşmış herhangi bir canlı; insanın “Ben bugün görüyorum diye var, görmüyorum diye yok.” yanılgısını kırar.
Toprağın altında sadece kökler, solucanlar ve böcekler değil; geçmiş zamanların izleri de saklıdır. Demek ki yeryüzü yalnızca üzerinde yürüdüğümüz bir zemin değil; geçmişin, bugünün ve geleceğin birbirine bağlandığı büyük bir emanettir.
Denizyıldızı dışarıdan bakınca yalnızca güzel ve ilginç bir deniz canlısı gibi görünür. Oysa bazı deniz ekosistemlerinde dengeyi koruyan önemli canlılardan biridir. Kollarıyla, şekliyle, yenilenme gücüyle insana şunu hatırlatır: Kopan yerden de hayat yeniden başlayabilir.
Ahtapot denizin en hayret verici canlılarından biridir. Zekâsı, kamuflajı, saklanma biçimi ve kendini koruma becerisiyle insana başka bir ders verir. Güç her zaman saldırmak değildir; uyum sağlamak, kendini saklamak ve zamanı gelince hareket etmek de güçtür.
Papağan balığı renkleriyle güzeldir ama görevi yalnızca güzel görünmek değildir. Mercanların üzerindeki algleri temizleyerek deniz yaşamının devamına katkı sağlar. Bazı türleri kum oluşumuna bile katkıda bulunur. İnsan sahilde bastığı kumun içinde bile görünmeyen bir canlının emeği olabileceğini düşününce hayret eder.
Deniz hıyarı ilk bakışta insana tuhaf gelebilir. Güzel görünmez belki. Ama deniz tabanında tortuları işleyerek denizin dibinin temizlenmesine katkı sağlar. Güzellik yalnızca dış görünüşte değildir. Bazı canlıların değeri, sessizce yaptığı iştedir.
Mercanlar denizin altında kurulmuş şehirler gibidir. Sayısız canlıya yuva olur, barınak olur, hayat alanı açar. Dışarıdan bakınca taş gibi görünür ama içinde koca bir yaşam saklar. Bazı güzellikler yüzeyde değil, derinde saklıdır.
Yengeç kabuğuyla korunmayı, denizatı zarafeti, balıklar akışa uyum sağlamayı anlatır. Yunuslar neşeyi, balinalar heybeti ve derinliği hatırlatır.
Denizin altındaki canlıların çoğunu hiç görmeyiz. Görmememiz, onların varlığını gereksiz kılmaz. Hayat yalnızca bizim gözümüzün değdiği yerde var değildir. Toprağın altında, suyun dibinde, ağacın kovuğunda, gökyüzünün yükseklerinde yaşam devam eder.
İnsan burada durup düşünmeli:
Ben görmüyorum diye yok mu?Ben anlamıyorum diye anlamsız mı?Ben faydasını bilmiyorum diye gereksiz mi?
Hayır.
Yeryüzünde fazlalık yoktur.Denizin altında da yoktur.Toprağın altında da yoktur.Gökyüzünde de yoktur.
Her canlı sevilmek için yanımıza alınmaz. Bazısına yaklaşılır, bazısından uzak durulur. Bazısı beslenir, bazısına dokunulmaz. Bazısının varlığına uzaktan saygı duyulur. Merhamet tedbirsizlik demek değildir. Tedbir almak da merhametsizlik değildir.
Bir kedi ya da köpek ısırığında yara hemen bol su ve sabunla yıkanmalı, kanama varsa temiz bir bezle bastırılmalı ve sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır. Kuduz riski açısından hekim değerlendirmesi önemlidir. Özellikle sahipsiz, aşı durumu bilinmeyen veya garip davranışlar gösteren hayvanların ısırıkları ciddiye alınmalıdır.
Yılan ısırığında vakit kaybetmeden acil yardım istenmelidir. Isırılan kişi sakin tutulmalı, gereksiz hareket ettirilmemeli, bölge kurcalanmamalıdır. Yarayı kesmek, emmek, buz koymak, turnike yapmak, bitkisel yöntemlere başvurmak doğru değildir. Zehirli olup olmadığı bilinmeyen her yılan ısırığı ciddiye alınmalıdır.
Arı, böcek veya sivrisinek sokmalarında bölge temizlenebilir, şişlik varsa soğuk uygulama yapılabilir. Fakat nefes darlığı, yüz-dudak-dil şişmesi, yaygın döküntü, baş dönmesi veya bayılma hissi olursa bu acil bir durum olabilir ve hemen tıbbi yardım gerekir.
Kene temasında da dikkatli olunmalıdır. Kene çıplak elle koparılmamalı, ezilmemeli, üzerine kolonya, alkol, sigara, yağ gibi maddeler sürülmemelidir. Kişi keneyi çıkaramıyorsa en yakın sağlık kuruluşuna başvurmalıdır. Çünkü bazı canlılar doğanın parçası olmakla birlikte hastalık taşıyabilir. Onları yok saymak da yanlış, tedbirsizce yaklaşmak da yanlıştır.
Kimi görünür şekilde hizmet eder.Kimi sessizce dengeyi korur.Kimi insana yoldaş olur.Kimi zararından korunmayı öğretir.Kimi de sadece varlığıyla düşünmeyi sağlar.
İlham almak isteyen insan her canlıdan bir ders çıkarır. Eşekten sabrı, deveden dayanıklılığı, attan cesareti, inekten bereketi, kediden sükûneti, köpekten sadakati, karıncadan gayreti, kaplumbağadan istikameti, baykuştan karanlıkta görmeyi, arıdan üretmeyi, denizyıldızından yenilenmeyi, ahtapottan uyum sağlamayı, yılandan mesafeyi öğrenir.
İnsan bazen kendini yeryüzünün sahibi sanıyor. Oysa biz bu dünyanın sahibi değil, emanetçisiyiz. Bize düşen; ezmek değil korumak, yok saymak değil fark etmek, zararından korunurken varlık sebebini inkâr etmemektir.
Hayvanlara sahip çıkmaz, onların yaşam alanlarını yok eder, doğayı yalnızca kendi ihtiyaçlarımız için tüketilecek bir yer gibi görürsek denge bozulur. Doğa bağırmaz, hemen cevap vermez; fakat bozulan her dengenin bir karşılığı mutlaka olur.
Toprağı yok edersen böceklerin, kuşların, solucanların yaşam alanını daraltırsın. Suyu kirletirsen balıkların, kurbağaların, deniz canlılarının düzenini bozarsın. Ağaçları kesersen kuşun yuvasını, kedinin gölgesini, insanın nefesini eksiltirsin.
İnsan doğaya hoyrat davrandığında, kendi yaşam alanını da yıkar. Çünkü doğa insandan ayrı değildir; insan da o büyük düzenin içinde bir parçadır.
Doğa intikam almaz belki; fakat bozulan denge, er ya da geç kendini hatırlatır.
Çünkü Allah’ın yarattığı düzende fazlalık yoktur. Her şey bir ölçüyle, bir hikmetle, bir sebep üzerine var edilmiştir.
Biz bazı canlıların gereksiz olduğunu düşündüğümüzde, kendi bakışımızın eksikliğini ortaya koyarız. Çünkü görememek yok olduğu anlamına gelmez. Anlayamamak anlamsız olduğu anlamına gelmez.
Yeryüzü sadece insan için değil; insanla birlikte bütün canlılar için yaratılmış bir emanettir.
Hiçbir canlı boşuna değildir.Hiçbir varlık gereksiz değildir.Yaratılan her şey bu büyük düzenin içinde sessizce görevini yerine getirir.
Bize düşen o düzene hoyratça müdahale etmek değil; merhametle, dikkatle, tedbirle ve şükürle bakmaktır.
İnsan, yaratılmış her cana merhametle bakmayı öğrendiğinde, kendi insanlığını da onarmaya başlar.
Yazan : Leyla GÖKER




























YORUMLAR