Toplumsal Faaliyetlerde Güven Zedelenmesi: En Büyük Zararı Kim Görüyor?
Yardımlaşma kültürü, bu toprakların en köklü toplumsal değerlerinden biridir. Bir kapının çalınması, bir sofranın paylaşılması ya da isimsiz yapılan bir bağış… Bunlar yalnızca iyilik örnekleri değil, aynı zamanda toplumun birbirine duyduğu güvenin de göstergesidir. Çünkü insanlar, karşılarındaki kişinin samimiyetine inandıkları ölçüde el uzatırlar.
Ancak son yıllarda bu güveni sarsan gelişmelerle daha sık karşılaşıyoruz. Zaman zaman gündeme gelen sahte yardım kampanyaları, amacı dışında kullanılan bağışlar ya da doğruluğu teyit edilmeden sosyal medyada yayılan iddialar, yalnızca ilgili kurumları değil, yardım etme isteğini de zedeliyor. Oysa güven kaybolduğunda en büyük bedeli, sesi duyulmayan gerçek ihtiyaç sahipleri ödüyor. Yardım etmek isteyen insan sayısı azalmıyor belki; fakat kime güveneceğini bilemeyen insanlar geri çekiliyor.
Sosyoloji bize şunu söylüyor: Toplumları ayakta tutan yalnızca yasalar değildir. İnsanların birbirine duyduğu güven de en az hukuk kadar güçlü bir toplumsal bağdır. Fransız sosyolog Émile Durkheim, toplumun ortak değerler etrafında kenetlendiğinde güçlü kalacağını söyler. Dayanışmanın zayıfladığı yerde ise bireyler yalnızlaşır ve toplumsal bütünlük yara alır. Bugün yardım faaliyetlerinde yaşanan güven kaybı da tam olarak böyle bir kırılmayı işaret ediyor.
Bu noktada kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Bir yardım kampanyasına destek verirken gerçekten bağış yapmaktan mı çekiniyoruz, yoksa yanlış yere yardım etme ihtimalinden mi? Aslında ikincisi daha ağır basıyor. Çünkü güven duygusu sarsıldığında insanlar iyilikten vazgeçmiyor; sadece temkinli davranıyor. Bu temkin ise çoğu zaman ihtiyaç sahibine ulaşacak desteğin gecikmesine neden oluyor.
Alman sosyolog Niklas Luhmann, güveni hayatı kolaylaştıran görünmez bir mekanizma olarak tanımlar. Ona göre insanlar her ilişkiyi şüpheyle değerlendirmek zorunda kalsaydı, toplumsal hayat neredeyse işlemez hâle gelirdi. Bugün yardım kuruluşlarına yönelik tereddütlerin artması da aslında bu karmaşıklığın bir sonucudur. Güven azaldığında insanlar sadece bağış yapmaktan değil, gönüllü olmaktan da uzaklaşmaktadır.
Benzer şekilde sosyal sermaye üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Robert Putnam, güçlü toplumların ortak özelliğinin insanlar arasındaki güven ilişkileri olduğunu vurgular. Bir toplumda insanlar birbirine ne kadar güvenirse ortak sorunların çözümüne de o kadar kolay katılır. Bu nedenle güven yalnızca ahlaki bir değer değil, aynı zamanda toplumsal kalkınmanın da temelidir.
Peki bu güven yeniden nasıl inşa edilebilir?
Öncelikle yardım faaliyetlerinin şeffaf olması gerekir. Yapılan her bağışın nerede kullanıldığını açıkça gösterebilen kurumlar, güveni yeniden kazanmanın ilk adımını atmış olurlar. Bunun yanında düzenli faaliyet raporları yayımlamak, bağımsız denetime açık olmak ve gönüllülerin sürece aktif katılımını sağlamak, güveni güçlendiren önemli uygulamalardır.
Diğer taraftan medyanın ve sosyal medyanın da büyük bir sorumluluğu bulunmaktadır. Doğrulanmamış haberler, tek bir kurumun değil bütün gönüllülük ekosisteminin itibarını zedeleyebilmektedir. Güven çok yavaş inşa edilirken, birkaç yanlış bilgiyle kısa sürede kaybedilebilmektedir.
Belki de bugün yeniden hatırlamamız gereken en önemli gerçek şudur: Güven, yardımın ön şartıdır. İnsanlar güvenmediği yere bağış yapmaz; bağış yapılmadığında ise ihtiyaç sahiplerine ulaşacak destek azalır. Bu nedenle güveni korumak sadece yardım kuruluşlarının değil, toplumun ortak sorumluluğudur.
Çünkü bir toplumun gerçek gücü, ne kadar yardım topladığıyla değil; insanların birbirine güvenerek yardım edebildiği bir iklim oluşturabilmesiyle ölçülür.































YORUMLAR