BAVULA SIĞMAYAN YOLCULUKLAR
Yazan: Leyla GÖKER
Seyahat denince insanın aklına farklı yerlere gitmek, görmek ve keşfetmek geliyor. Peki, Seyahatnâme ne demek? Seyahatnâme, en yalın anlamıyla gezilip görülen yerlerin, yaşananların ve gözlemlerin yazıya aktarılması; yolculukların kelimelerle kayıt altına alınmasıdır. Ancak bazı seyahatnameler vardır ki yalnızca gidilen yolları değil, bir dönemin insanını, kültürünü ve yaşam biçimini de anlatır.
Herkesin bildiği üzere, ünlü seyyah Evliya Çelebi de böyle bir eserin sahibidir. Yıllar boyunca farklı coğrafyaları dolaşan Evliya Çelebi, gezip gördüğü yerleri on ciltlik Seyahatnâme’sinde toplamıştır. Fakat onun Seyahatnâme’si yalnızca “şuraya gittim, burada bulundum” diyerek ilerleyen bir gezi anlatısı değildir. Gittiği yerlerin coğrafyasını, insanlarını, kültürünü, geleneklerini, mutfağını, mimarisini, dilini ve gündelik yaşamını da eserine taşıyarak yaşadığı çağın izlerini gelecek kuşaklara bırakmıştır.
Bir başka ifadeyle Evliya Çelebi, gezdiği yerleri anlatırken aslında o yerlerin hayatını anlatmıştır. Bir şehrin yalnızca taşına toprağına değil, insanına da bakmıştır. Gördüklerini merak etmiş, dinlemiş, gözlemlemiş ve kaydetmiştir. O, zamanının şartları ve imkânları içerisinde sınırlarını zorlayarak gezmiş; gördüklerini, duyduklarını ve yaşadıklarını bizlere aktarmıştır. Onun için yol; görmek, tanımak, öğrenmek ve anlatmaktır.
Evliya Çelebi’nin gezdiği yerleri kaydetme biçimi, bugün bizim yaptığımız paylaşımları da düşündürüyor. Onun elinde kalem ve kâğıt vardı; bugün bizim elimizde telefonlarımız, kameralarımız ve sosyal medya hesaplarımız var. O, gördüğü şehirleri, insanları, yemekleri, mimariyi ve kültürü sayfalara taşıdı. Biz ise çoğu zaman gördüğümüz bir manzarayı birkaç saniye içinde fotoğrafa, videoya ya da bir hikâyeye dönüştürüyoruz.
Aslında kayıt alma biçimimiz değişti; seyahati kaydetme isteğimiz ise hiç değişmedi.
Bugün sosyal medya, kişisel seyahatnâmelerimizin bir tür dijital arşivine dönüşmüş durumda. Gittiğimiz yerleri, yediğimiz yemekleri, gördüğümüz yapıları, karşılaştığımız insanları ve bazen yalnızca o an hissettiğimiz bir duyguyu bile kayıt altına alıyoruz. Fakat burada başka bir soru ortaya çıkıyor: Biz gerçekten yaşadığımız anı mı kaydediyoruz, yoksa yalnızca paylaşılabilecek bir görüntüyü mü?
Belki de aradaki fark tam burada başlıyor. Evliya Çelebi gördüklerini anlatmak için kayda geçiriyordu. Biz ise bazen kayda geçirmek için görmeye başlıyoruz.
Bugüne gelecek olursak, seyahatin anlamını çoğu zaman yalnızca bir yere gidip dönmekten ibaret hâle getirdik. Oysa seyahat sadece deniz, güneş ya da tatil demek değil. Elbette herkesin seyahatten anladığı farklı olabilir. Kiminin yolu denize çıkar, kimi karın ve kışın sessizliğinde kendini bulur; kimi mimarinin peşinden gider, kimi müzelerde geçmişin izlerini sürer, kimi tarihi yapıların arasında dolaşırken bir dönemin hikâyesine dokunur.
Çünkü seyahat, özünde bireysel bir yolculuktur. Aynı coğrafya, farklı insanların hayatında farklı anlamlar taşıyabilir. Hatta aynı insan, aynı yere yıllar sonra yeniden gittiğinde bile bambaşka bir şey görebilir. Çünkü değişen yalnızca gidilen yer değildir; insanın kendisi, yaşadıkları, beklentileri ve hayata bakışı da değişir. Bir yolculuğun bize bıraktığı sonuç, yalnızca gördüğümüz manzaralarla değil, o manzaraya baktığımız zamandaki insan hâlimizle de ilgilidir.
Belki bu noktada, seyahatin insanda bıraktığı izleri kendi yolculuklarımdan birkaç küçük anekdotla anlatmak daha doğru olur. Çünkü bazı şeyler, yalnızca anlatıldığında değil, yaşanmışlığın içinden süzüldüğünde anlam kazanıyor.
Ben de son yolculuklarımda bunun üzerine düşündüm. Gittiğim yerlerden biri bana ne istemediğimi, bir diğeri ise ne aradığımı gösterdi. Birinde denizin, güneşin ve kalabalığın içinde kendi seyahat anlayışımı fark ettim; diğerinde ise tarihin, kültürün ve manevi atmosferin içinde başka bir derinliğe yaklaştığımı hissettim.
O yolculuklarda anladım ki benim için seyahat yalnızca eğlenmek ya da zaman geçirmek değil. Bir şehrin tarihine dokunmak, mimarisine bakmak, bir müzede uzun uzun vakit geçirmek, sokaklarında yürümek, geçmişin izlerini takip etmek ve bazen yalnızca sessizce oturup bulunduğum yeri hissetmek de yolculuğun kendisi.
Bu deneyimler bana birbirinden farklı iki şey gösterdi: Biri ne istemediğimi, diğeri ne aradığımı… Her ikisinde de kendime dair başka bir şey fark ettim. Belki kendimi bütünüyle bulduğumu söyleyemem; fakat kendi yoluma biraz daha yaklaştığımı hissettim.
Çünkü insan, her çıktığı yolda kendinden bir şey buluyor. Bazen bir düşüncesini, bazen unuttuğu bir duyguyu, bazen de kendisiyle ilgili daha önce fark etmediği bir gerçeği…
Bu yolculukları yaşamamış olsaydım, belki kendimi bugün bildiğim kadar tanımlayamayacaktım.
Bazen bir tatile çıkarken günler öncesinden planlar yapıyor, bavulumuzu hazırlıyor, gideceğimiz yerleri belirliyor, yolumuzu en ince ayrıntısına kadar hesaplıyoruz. Oysa yola çıktığımızda anlıyoruz ki asıl mesele, planladığımız yere varmak değilmiş. Bizi götüren yolun, düşündüğümüz yoldan başka bir yere çıktığını fark etmekmiş.
Belki de insanın bavuluna atabileceği en güzel kazanım tam da bu oluyor. Çünkü yol bize her zaman planladığımızı vermiyor; bazen hiç hesaba katmadığımız bir karşılaşmayı, bir düşünceyi ya da bir farkındalığı getiriyor.
İnsan plan yaparken kader gülermiş.
Belki de yolculuğun en güzel tarafı, vardığımız yerden çok, yol boyunca kendimizde fark ettiğimiz değişimdir.
Rivayete göre Evliya Çelebi’nin niyetinde “Şefaat yâ Resûlallah” vardır; fakat dilinden “Seyahat yâ Resûlallah” çıkar. Peygamber Efendimiz’i (sav.) rüyasında gördüğü o gecede dilinden dökülen bu söz, onun hayatında uzun bir yolculuğun başlangıcına dönüşür. Belki de insanın niyet ettiği yol ile hayatın önüne koyduğu yol arasındaki farkı bundan daha güzel anlatan bir hikâye yoktur.
Peki, sen kendi seyahatin için hazır mısın?
Çünkü seyahat yalnızca bir bilet almak, bavul hazırlamak ve yola çıkmak değildir. Asıl yolculuk, insanın gördüklerinin içinde kendisine de bakabilmesiyle başlar. Bir şehrin sokaklarında, bir müzenin sessizliğinde, bir yapının taşlarında, denizin kıyısında ya da hiç beklemediğimiz bir karşılaşmada kendimizden bir iz bulabiliriz.
Belki de bu yüzden bavullarımız hiçbir zaman gerçekten boş dönmez. Eve yalnızca kıyafetlerimizi, aldığımız küçük hatıraları ya da çektiğimiz fotoğrafları getirmeyiz. Bir şehrin kokusu, bir sabahın sessizliği, bir insanın yüzü, bir cümlenin izi, denizin rengi de bizimle döner.
Bunların hiçbiri bavula sığmaz.
Ama insanın içinde bir yere yerleşir.
Ve belki seyahatin bize bıraktığı en kıymetli şey de budur: Gittiğimiz yerleri değil, o yerlerden dönerken kendimizde neyin değiştiğini fark etmek.
Çünkü bazı yollar şehirlere, bazıları insanlara, bazıları geçmişimize, bazıları ise doğrudan kendimize çıkar.
İnsan dünyayı gezerken, kendisine biraz daha yaklaşır.
İşte bazı yolculuklar vardır; bavula sığmaz. Ama insanın hayatına sığar.
Keyifli okumalar.
Bir sonraki yazımda buluşmak üzere…
































YORUMLAR