Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Naci Barışan
Naci Barışan

TÜRK SİNEMASININ YİTİK FİLMLERİ – 1

TÜRK SİNEMASININ YİTİK FİLMLERİ – 1

Son Urfalı: Bir İnsan Arketipinin Hikâyesi

Nice filmler vardır; izleyici ile buluştukları dönemde sinema çevrelerince bilinmez, manşetlere konu olmaz ve zaman onları sinema tarihinin tozlu raflarına kaldırır. Fakat yıllar sonra dönüp baktığınızda, o filmlerin yalnızca bir hikâye anlatmadığını; çekildikleri dönemin sosyokültürel yapısı ile beraber insan arketiplerini derinlemesine çözümlediklerini gözlemleriz.

Ömer Uğur’un 1986 yılında çektiği Son Urfalı filmi de kendi dönem koşullarını derinlemesine ele alan önemli filmlerden biridir.

Başrollerinde Talat Bulut, Bülent Kayabaş, Nur Sürer ve Savaş Yurttaş’ın bulunduğu film, ilk bakışta türkücü olmak ve şöhreti yakalamak isteyen bir inşaat işçisinin basit bir hikâyesidir. Oysa karşımızda daha önemli dram ve toplum çözümlemesi örneği vardır. Köyden kente göçün yarattığı kültürel kırılma, sınıf atlama arzusu, emeğin itibarsızlaşması, arabesk kültürünün yükselişi, şöhret endüstrisi ve bütün bunların ortasında giderek kendisine yabancılaşan bir insan arketipi.

Filmin merkezinde Şehmuz, yani namı diğer Şeho vardır. Talat Bulut’un canlandırdığı Şeho, İstanbul’da inşaatlarda çalışan Urfalı bir emekçidir. Yanık bir sesi ve hüzünlü türküleri vardır. Hemşehrisi olan Seyfo ise (Bülent Kayabaş) bu yeteneğin farkındadır ve onu topluma mal etmek ister. Seyfo yıllarını inşaatlarda geçirmiş ve iskeleden düşerek ayağını sakatlamış bir işçidir. Bedeni, emeğin bedelini üzerinde taşımaktadır.

Fakat tam da burada filmin temel çelişkisi ortaya çıkar:

İnsan, emeğiyle yükselme umudunu kaybettiğinde neye tutunur?

Seyfo için bunun cevabı Şeho’nun yanık sesinde gizlidir.

İnşaatlarda yıllarca çalışarak ulaşamayacağı lüks yaşama, herhangi bir gazinocunun keşfiyle bir anda ulaşabileceğine inanır. Şeho’yu meşhur etmek, onun gözünde yalnızca yoldaşına yardım etmek değildir. Şeho’nun şöhreti, kendi yoksulluğundan da kurtuluş umuduna dönüşmüştür artık.

Bu nedenle Son Urfalı filmi, basit bir türkücünün sıradan hikâyesi değil, kolektif bir sınıf atlama çabasının şiirsel yansımasıdır.

Türkiye’de sosyolojik kırılmaların yaşandığı 1950’li yıllar, köylerinden koparak İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlere göç eden milyonlarca insanın hikâyesini barındırır. Köyden kente göç etmek zorunda kalanlar yalnızca coğrafya değiştirmedi; beraberinde kültür özelliklerini, hafızasını ve hayallerini de taşıdı. Fakat büyük kentler herkese vaat ettiği hayatı vermedi.

Şehrin yükselen dev apartmanlarını inşa eden nice emekçi insanlar çoğu zaman o apartmanlarda yaşayamadılar ve o apartmanların gölgesinde kalan gecekondularda silinip gittiler.

Son Urfalı tam olarak bu çelişkinin üzerine kurulu bir dram filmidir.
Şeho ve arkadaşları İstanbul’u elleriyle inşa etmektedirler fakat inşa ettikleri şehrin refahından pay alamazlar. Bir bakıma filmin en güçlü metaforu doğrudan inşaatın kendisidir. Beton yükseldikçe işçinin, emekçinin yaşamı ve yaşam kalitesi yükselmez. Şehir büyür, yükselir ama işçi hep işçi kalır.

İşte şöhreti düşlemek ve bir hayale tutunmak tam olarak bu noktada başlar.

Filmde Seyfo’nun olur olmaz zamanlarda Şeho’yu apar topar inşaata çıkarıp türkü söyletmesi hem komik hem de acıdır. Çünkü şöhreti yakalamanın yolu görülmekte ve keşfedilmekte gizlidir.

Çalışarak değil, görülerek kurtulmak…

Belki de filmin bugün hâlâ güncelliğini korumasının ana nedeni budur. Keşfedilme ve kısa yoldan köşeyi dönme arzusu.

Filmin bir başka önemli karakteri de eğitimli, daha gerçekçi ve ayakları yere basan bir karakteri olan öğretmen Gülay’dır. Şeho’nun karşısına başka bir hayat ihtimalini daha koyar o. Şeho ile Gülay arasındaki ilişki bu nedenle yalnızca bir aşk hikâyesi değildir. İki farklı hayat tasavvurunun karşılaşmasıdır.

Bir tarafta daha itidalli bir yaşam, diğer tarafta şöhret ve bir anda sınıf atlama arzusu. Ve bu iki zıt düşünce film boyunca çatışır.

Hafta sonunda birlikte gittikleri arabesk film ise önemli bir ayrıntıdır. Yönetmen bu ayrıntı ile dönemin sosyokültürel panoramasına küçük bir pencere açar. Arabesk yalnızca dinlenen bir müzik değildir artık; göçün, tutunamamanın, yoksulluğun ve şehirde kendisine yer arayan yığınların ortak duygu dilidir.

Filmde yer alan inşaat işçilerinin arasında dindar ve nispeten daha mütevekkil bir karakterin bulunması da tesadüf değildir. O, mevcut koşullar içerisinde başka bir hayat anlayışını temsil eder. Daha azına razı olmak, helal kazancı önemsemek ve kaderine razı gelmek.
Ömer Uğur böylece aynı toplumsal aidiyete sahip farklı insan tipolojilerini yan yana getirerek onların anlam dünyalarını izleyici ile buluşturur.

Filmin en çarpıcı sahnelerinden biri ise Nasipsiz’in (Savaş Yurttaş) yaşadıklarıdır. Savaş Yurttaş’ın canlandırdığı Nasipsiz karakteri toplumun en dip kesimidir; tutunamamış ve sanki hiç yaşamamıştır. Günün birinde inşaatta ağır bir kaza geçirir ve tedaviye ihtiyaç duyar. Fakat Şeho’nun şöhret hayali öylesine büyümüştür ki arkadaşının tedavisi için toplanan para bile türkü yarışmasının masrafları uğruna feda edilebilir hâle gelir.

İşte burada film artık şöhret arzusundan kopar, insanın hırs sarmalına nasıl düştüğünü ve neye dönüştüğünü ustaca aktarır.

Şeho yalnızca arkadaşlarından uzaklaşmaz; yavaş yavaş kendi ahlaki dünyasından da uzaklaşır.

Filmin Unkapanı’nda yeşeren müzik sektörüne yaptığı göndermeler de bu açıdan önemlidir. “Sizi biz meşhur edebiliriz” vaadiyle hayallerin ticarete dönüştürüldüğü kirli bir şöhret ekonomisinin arka yüzü de gösterilir. Umut artık alınıp satılabilen bir metadır.

Kazanmak isteyen yalnızca Şeho değildir.

Şeho gibi binlerce insanın hayalini sömüren kirli bir düzen de kurulmuştur artık.

Bu yönüyle Son Urfalı filmi, 1987’de Yavuz Turgul’un çekeceği Muhsin Bey filmi ile de ilginç bir düşünsel akrabalık taşır. İki film aynı hikâyeyi anlatmaz; ancak ikisinin hikâyesi de 1980’lerin değişen müzik dünyasına, Unkapanı’na, taşradan büyük şehre taşınan sese ve şöhret arzusunun insan ilişkilerini nasıl dönüştürdüğüne öykünür.

Fakat Son Urfalı filmi meseleyi doğrudan işçi sınıfının anlam dünyası üzerinden anlatması bakımından ayrı bir yerde durur.

Belki de filmi bugün yeniden izlememizi gerekli kılan asıl şey budur.

Çünkü Şeho yalnızca 1980’lerin Urfalı inşaat işçisi değildir.

Şeho bugün de yaşamaktadır.

Dijital dünyanın sunmuş olduğu sanal mecralar üzerinden milyonlar kazanan sanal kahramanlar ve onlara öykünen binlerce Şeho hâlâ aramızda.

İnsanın şöhret olma arzusu ve kısa yoldan köşeyi dönme hayali hâlâ diri.

Belki de bu yüzden Son Urfalı filmi bir dönem filmi olmanın çok ötesine geçiyor.

Çünkü film bize yalnızca yoksulluğun hikâyesini anlatmıyor. Yoksulluktan kurtulmak isterken insanın neleri feda edebileceğini anlatıyor.

Ve geriye rahatsız edici bir soru bırakıyor:

İnsan, hayatını değiştirmek uğruna kendi değerlerinden ne kadar vazgeçebilir?

Ömer Uğur’un bu başyapıtı unutulmaya yüz tutmuş şekilde önümüzde duruyor.
Ve belki de bazı filmler eskidikleri için değil, ihtiva ettikleri hakikat canımızı acıttığı için unutulmaya bırakılır.

Son Urfalı da onlardan biri.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER