Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Leyla Göker
Leyla Göker

HALIDA KALAN İZLER

HALIDA KALAN İZLER
Sevgili Ankara Sesi okurları,
Tesadüflere mi inanırsınız, yoksa tevafuka mı?
Benim yolum o gün Ankara Kalesi’ndeki başka bir müzeye düşmüştü. İki kez gitmeme rağmen kapısını kapalı buldum. İlkinde “Nasip değilmiş.” dedim. İkincisinde ise durup düşündüm.
Tam ayrılacakken gözüm müzenin hemen altındaki Osmanlı Halı ve Kilim dükkânına takıldı.


Kapının önündeki şark köşesi, renk renk dokumalar, işlenmiş motifler ve otantik atmosfer beni kendine çekti. İçeri girip dükkânın sahibi Kamuran Bey’e,
“Şurada birkaç dakika oturabilir miyim?” diye sordum.
Gülümseyerek izin verdi.
Şark köşesinde oturup Ankara Kalesi’nin eşsiz manzarasını izlerken kendi kendime şöyle dedim:
“İki kez buraya geliyorum. Müze kapalı. Ama yolum sürekli bu halıların önüne düşüyor. Demek ki burada ilmek ilmek işlenmiş bir emek var ve benim onu görmem gerekiyor.”
İşte her şey o cümleden sonra başladı.
İçeri girdiğimde dışarıdan küçük görünen dükkânın bambaşka bir dünya olduğunu fark ettim.
Burası sadece halı satılan bir dükkân değildi.
Geçmişin korunduğu yaşayan bir müzeydi.
Duvarlarda halılar…
Raflarda kilimler…
Heybeler…
Çoraplar…
Patikler…
Çocuk taşıma dokumaları…
Çadır süsleri…
Dokuma çantalar…
Ve her biri yıllar öncesinden bugüne ulaşmayı başarmış onlarca eser…
Gözüm nereye dönse başka bir hikâye vardı.


İlk adımımı attığımda yerde serili büyük bir halıya basmaya çekindim.
“Bu halı neden yerde?” diye sordum.
Kamuran Bey, “Onu restore ediyorum.” dedi.
Hayatımda ilk kez bir halının da restore edildiğini öğrendim.
Yılların yıprattığı ilmekler tek tek tamamlanıyor, silinen desenler aslına uygun şekilde yeniden dokunuyordu.
Bir anda çocukluğum geldi aklıma.
Eskiden yırtılan kıyafetler atılmazdı.
Yama yapılırdı.
Çünkü insanların sahip olduklarını kolayca değiştirecek imkânı yoktu.
Meğer halılar da aynı anlayışla yaşatılıyormuş.
Dükkânı gezmeye devam ettikçe sadece halılara değil, onların anlattığı hayata bakmaya başladım.
Türkiye’nin dört bir yanından…
Konya’dan…
Denizli’den…
Niğde’den…
Sivas’tan…
Ve Anadolu’nun adını belki hiç duymadığımız köylerinden gelen el dokuması eserler…
Üstelik sadece Anadolu değil…
Türkmenistan’dan…
Özbekistan’dan…
İran’dan gelen halılar da aynı çatı altında buluşuyordu.
Her biri farklı bir coğrafyayı anlatıyordu.
En çok da Türkmenistan halısı beni etkiledi.
İlk bakışta yalnızca motiflerden oluşuyor gibi görünüyordu.
Oysa her motif bir hayatın başlangıcını anlatıyordu.
Birbirine uzanan iki el…
Nişanı…
Devenin üzerindeki gelin…
Yularını tutan damat…
Ve ardından gelen bebek motifi…
Daha evlilik gerçekleşmeden dokunan bu halı, kurulacak yuvaya edilen sessiz bir dua gibiydi.
İnsanlar umutlarını da halıya işliyordu.
Sohbet ilerledikçe Çanakkale halılarından söz açıldı.
Kamuran Bey’in anlattığı bir ayrıntı beni uzun süre düşündürdü.
Çanakkale Savaşı’ndan sonra dokunan halılarda kırmızı rengin daha baskın kullanılmaya başlandığını söyledi.
O an şunu fark ettim.
İnsan bazen yaşadığı acıyı kelimelerle anlatamaz.
Ama elinin değdiği işe yansıtır.
Bir ressam tuvale aktarır.
Bir yazar kâğıda döker.
O dönem yaşayan insanlar ise yaşadıkları acıları, umutları ve özlemleri halılara nakşetti.
Halılara yaklaştım.


Parmak uçlarımla ilmeklere dokundum.
Ve o an sadece bir halıya dokunmadığımı hissettim.
O ilmeklerin arasında bir annenin telaşı vardı.
Bir kadının sabrı vardı.
Bir yuvanın umudu vardı.
Bir çocuğun üşümemesi için verilen mücadele vardı.
O güne kadar kusur gibi gördüğüm yamuk motiflerin neden öyle olduğunu da anladım.
O insanlar kusursuz desenler üretmeye çalışmıyordu.
Hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlardı.
Makine yoktu.
İmkân yoktu.
Konar-göçer bir yaşam vardı.
Çocuklarını sırtlarında taşımak için dokudukları sağlam şeritler…
Çadırlarının kenarını güzelleştirmek için işledikleri motifler…
Yük taşımak için kullandıkları heybeler…
Ayağımız üşümesin diye örülen yün patikler…
Kış gecelerinde üzerimize serilen yün yorganlar…
Hepsi aynı düşüncenin ürünüydü.
İhtiyaç…
Ama o ihtiyaç, beraberinde estetiği de getiriyordu.
Yörükler en zor şartlarda bile yaşadıkları yeri güzelleştirmekten vazgeçmiyordu.
Büyükbabam geldi aklıma.
Heybesiyle üzüm taşıdığı günler…
Yıllar geçti.
Heybelerin yerini motosikletler aldı.
Ama emeğin değeri hiç değişmedi.
Kamuran Bey bana dönüp bir soru sordu.
“Bu halıya baktığında ne görüyorsun?”
İlk anda…
Desenleri gördüm.
Renkleri gördüm.
Motifleri gördüm.
Sonra hikâyeleri görmeye başladım.
Ve şu cümlesini hiç unutmayacağım:
“Bu halıyı dokuyan kişi bugün hayatta olmayabilir. Ama parmak izleri hâlâ bu halının üzerinde.”
44 yılını bu mesleğe vermiş bir ustanın bu cümlesi, aslında bütün yazının özeti gibiydi.
Yılların verdiği tecrübeyle bir halıya uzaktan baktığında onun el dokuması mı, makine dokuması mı olduğunu anlayabiliyor.
Bazen dokuyan kişinin farklı yörelerde yaşamış olması nedeniyle halının hangi bölgeye ait olduğunu ayırt etmek zorlaşsa da ilmeklerin dili ona çok şey anlatıyor.
Bugün ise gençlerin bu kültüre ilgisinin giderek azaldığını söylüyor.
Dükkânı daha çok yabancı turistler ziyaret ediyor.
Oysa bu halılar yalnızca bir eşya değil.
Bir kültür.
Bir hafıza.
Bir medeniyet.
Bugün birçoğu artık müzelerde sergileniyor.
Çünkü onlar yalnızca yere serilen dokumalar değil; geçmişi geleceğe taşıyan sessiz tanıklar.
Osmanlı Halı ve Kilim’den ayrılırken geriye dönüp dükkâna bir kez daha baktım.
İçeri girerken bir halı dükkânına girdiğimi sanıyordum.
Çıkarken ise insanların ilmek ilmek bıraktığı izlerin arasından geçtiğimi anladım.


Mesele halılar değildi.
Mesele, bugüne kadar sadece bakmış olmamızdı.
Çünkü bakmakla görmek arasında gerçekten dağlar kadar fark varmış.
Ve bazen…
Kapalı bir kapı, insanı aslında görmesi gereken yere götürüyormuş.
Peki ya sizin hayatınızda…
Sizi bambaşka bir hikâyeye götüren böyle anlamlı tevafuklar oldu mu?
Bir sonraki yazımda yeniden buluşmak dileğiyle…
Hoşça kalın.

YORUMLAR

2 adet yorum var

  1. Canım ablam benim, o kadar güzel yazmışsın ki okurken adeta seninle Ankara Kalesi’nin o sokaklarında yürüdüm, Kamuran Bey’in yanında o çayı içtim… Bakmakla görmek arasındaki farkı bundan daha zarif anlatamazdın herhalde. ‘Kapalı kapı’ detayına ve halılardaki parmak izleri kısmına bittim! Yüreğine, o güzel kalemine sağlık. Seninle ve bu güzel bakış açınla gurur duyuyorum, iyi ki yazıyorsun! ❤️ Başarılar dilerim güzel kadın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER