SUYUN HÂLİ
Bugün suyu okuyorum.
Okyanuslara bakıyorum, denizlere bakıyorum… Bakmakla kalmayıp okumaya çalışıyorum. Ucu bucağı görünmeyen maviliğin, kıyıya vuran her dalganın, sessizce ilerleyen her akıntının bana ne söylediğini dinliyorum.

Deniz, adeta her dalgayı kıyıya getirişinde bir derdini kenara bırakıyor gibi hissettiriyor bana. Geliyor, kıyıya dokunuyor, biraz kalıyor ve sonra yeniden çekiliyor. Ardında yalnızca köpük değil, sanki hafiflemiş bir sessizlik bırakıyor.
İnsan da bazen böyle olmalı diye düşünüyorum.
İçinde biriktirdiği her şeyi sonsuza kadar taşımamalı. Bazı dertleri kıyıya bırakmayı, bazı yükleri geride bırakmayı ve yeniden kendi derinliğine dönmeyi bilmeli.
Çünkü her şeyi yanımızda taşımak zorunda değiliz.
Bazı insanlar hayatımıza dokunmak için gelir. Bazıları öğretmek, bazıları dönüştürmek, bazıları ise yalnızca geçip gitmek için… Her geleni hayatımızda tutmak, her gideni kayıp saymak zorunda değiliz.
Su bunu sessizce anlatıyor.
Geliyor, dokunuyor, bırakıyor ve yeniden akıyor.
Belki de suya bakmayı yeniden öğrenmeliyiz.
Onu yalnızca içtiğimiz, temizlendiğimiz ve bedenimizin ihtiyaç duyduğu bir madde olarak görmemeliyiz. Suyun bedenimize sağladığı faydaların yanında, ruhumuza dokunan hâlini de fark etmeliyiz.
Suyun sesinde insanı sakinleştiren ne var?
Yağmurun cama vuruşunda neden içimiz yumuşuyor?
Bir nehrin akışını seyrederken neden içimizden sessizce “devam et” demek geliyor?
Belki su, bize kendi içimizde unuttuğumuz akışı hatırlatıyor.
İnsanlık da suyun kıymetini çok eski zamanlardan beri biliyor. İbn Sînâ’nın eserlerinde suyun özellikleri ve tıptaki kullanım alanlarına yer vermesi, suyun yalnızca günlük hayatın değil, kadim bilgi ve şifa anlayışının da bir parçası olduğunu gösteriyor.
Fakat suyun bize öğrettiği şey yalnızca şifa değil.
Akmak.
Önüne taş çıktığında durmuyor.
Taşla savaşmıyor.
Etrafından dolaşıyor.
Yönünü değiştiriyor.
Bazen toprağın altından ilerliyor, bazen küçücük bir çatlak bulup oradan süzülüyor. Yolunu değiştirmekten çekinmediği için yolunu kaybetmiyor.
İnsan da hayatın içinde bunu öğreniyor.
Bazen önümüze çıkan bir engeli son zannediyoruz. Bir kapının kapanmasını bütün yolların kapanması sanıyoruz.
Oysa bazı taşlar yolumuzu kesmek için değil, yönümüzü değiştirmek için çıkıyor karşımıza.
Yön değiştirmek vazgeçmek değildir.
Bazen aynı yerde direnmek değil, başka bir yoldan devam edebilmektir.
Hayatta yolumuzu göremediğimiz zamanlarda suyu izlemek bundan dolayı anlamlı geliyor bana.
Nereye gittiğinden önce nasıl gittiğine bakmak…
Su acele etmiyor ama durmuyor da.
Kendi ritminde ilerliyor.
Belki bizim de bütün yolları önceden görmemiz gerekmiyor. Bazen sadece bir sonraki adımı görebilmek yeterli.
Hayatta yolumuz yoksa henüz bir su yolunu izleyelim.
Belki su bizi yalnızca bir yere götürmez fakat kendimize döndürür.Çünkü insanın susuzluğu da her zaman bedensel değildir.Bazen bir anlam ararız.Bazen bir cevap.Bazen yeniden başlayabilme cesareti…
Ve Mevlânâ’nın o sözü burada başka bir anlam kazanıyor:
“Yalnız susayan suyu değil, suda susayanı arar.”
İnsan bazen neye susadığını bile bilmez.
Bir bardak suyla geçmeyecek bir susuzluktur bu.
İçimizde bir şey eksiktir; adını koyamayız. Belki huzurdur aradığımız, belki umut, belki kendimize yeniden dönebilmek…
İşte farkındalık biraz da burada başlar:
Neye susadığını fark etmekte.
Kendimize sormakta:
Ben neye susuyorum?
Nerede durdum?
Hangi taşın önünde hâlâ bekliyorum?
Hangi yükü artık kıyıda bırakmam gerekiyor?
Su cevap vermiyor ama gösteriyor,akıyor.
Her şeyi değiştiremesen de yönünü değiştirebilirsin.
Her yolu göremesen de bir sonraki adımı atabilirsin.
Her kapıyı açamasan da başka bir yol bulabilirsin.
Ve belki bazen yeni bir yol aramaktan önce, eski yükleri bırakmak gerekir.
Çünkü insanın sırtındaki yük hafiflediğinde, önündeki yol da daha görünür olur.
Suyun bir başka öğretisi de bereket.
Yağmur toprağa düştüğünde yalnızca toprağı ıslatmıyor; hayatı çoğaltıyor. Nehirler, göller, kaynaklar yalnızca bugünümüzü değil, geleceğimizi de ilgilendiriyor.
Bu yüzden suyun kıymetini bilmek, yalnızca susadığımızda onu hatırlamak değildir.
Bir musluğu gereksiz yere açık bırakmamak, ihtiyacımız kadarını kullanmak, suyu israf etmemek…
Bunların her biri aslında hayata karşı gösterdiğimiz özenin küçük bir biçimi.
Suyu korumak, hayatı korumaktır.Çünkü su bize emanet.Ve insan, emanet aldığı şeyin kıymetini bilmeli.
Sonra yeniden denize bakıyorum.
Okyanusa…
Ucu bucağı görünmeyen o sonsuzluğa…
Ve düşünüyorum:
Hayat da böyle değil mi?
Bazen sakin, bazen dalgalı.
Bazen yolumuz açık, bazen önümüzde koca bir taş.
Bazen bir şeyleri bırakmamız gerekiyor, bazen yeniden başlamamız…
Ama akış devam ediyor.
Yol, devam etme hâlidir.
Öyleyse biz de devam edelim.
Her şeyi bilmeden.
Her şeyi çözmeden.
Bazen yavaşlayarak, bazen yön değiştirerek, bazen yeniden başlayarak…
Ama yolda kalarak.
Çünkü güzellikler, biz vardığımız için değil; yürümeye devam ettiğimiz için sırayla bizi bulacak.
Ve suyun bize söylediği en güzel şey şudur:
Ak.
Arın.
Bırak.
Yolunu bul.
Hayatın önüne koyduğu hiçbir taş, seni kendi kaynağına ulaşmaktan vazgeçirmesin.
Hep yolda olalım ki güzellikler sırayla bizi bulsun.
Su gibi aziz olalım.
Keyifli okumalar…
Yazan :Leyla GÖKER
































YORUMLAR