Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Makbule Bilge Demir
Makbule Bilge Demir

Uykusuzluktan Ölüyoruz!

Uykusuzluktan Ölüyoruz!

Abartı gibi gelebilir.

Oysa modern çağın en sessiz salgınlarından biri tam da bu: uykusuzluk.

Bir zamanlar insanlar geceyi dinlenmek için beklerdi. Gün batımıyla birlikte hayat yavaşlar, evler sessizleşir, beden ve zihin ertesi güne hazırlanırdı. Karanlık korkulacak değil, dinlenilecek bir vakitti. Bugün ise geceler, gündüzün devamına dönüştü. Telefon ekranları, bitmeyen bildirimler, sosyal medya, uzayan mesailer, yetişme telaşı ve sürekli çevrim içi olma hâli… İnsanlık belki de tarihinde ilk kez uykuyu ertelenebilir bir ihtiyaç gibi görmeye başladı.

Oysa uyku, insanlık tarihi kadar eskidir.

Antik çağın büyük hekimi Hipokrat, sağlıklı bir yaşamın temelinde dengeli beslenme, hareket ve düzenli uykunun bulunduğunu savunuyordu. Yüzyıllar sonra Galen, uykunun bedenin doğal dengesini koruyan en önemli süreçlerden biri olduğunu ifade etti. Ardından Er-Râzî, hastalarını tedavi ederken yalnızca ilaçlara değil, dinlenmeye ve düzenli uykuya da büyük önem verdi.

Ve sonra İbn Sina…

Tıp tarihinin en büyük isimlerinden biri olan İbn Sina, El-Kanun fi’t-Tıb adlı eserinde uykuyu bedenin ve zihnin kendini yenilediği eşsiz bir nimet olarak ele aldı. Ona göre ne az uyku ne de fazla uyku sağlıklıydı; insanı koruyan şey dengeydi.

Asırlar geçti…

Bilim ilerledi. Laboratuvarlar kuruldu. Teknoloji değişti. İnsan Ay’a çıktı, yapay zekâ geliştirildi, dünya avuçlarımızın içine sığdı. Fakat bütün bu ilerlemeye rağmen insan bedeninin en büyük hekimlerinden biri değişmedi: Gecenin sessizliğinde bizi sessizce onaran uyku…

Sanayi Devrimi çalışma saatlerini uzattı. Elektrik geceleri aydınlattı. Dijital çağ ise gece ile gündüz arasındaki sınırı neredeyse tamamen kaldırdı. Artık cebimizde taşıdığımız küçücük ekranlar, beynimize durmadan “Henüz uyuma.” mesajı gönderiyor. Mavi ışık yalnızca gözümüzü değil, biyolojik saatimizi de yanıltıyor.

Bir medeniyetin yorgunluğu yalnızca fabrikalarından, yollarından ya da gökdelenlerinden anlaşılmaz; geceleri yanan ışıklarından da anlaşılır. Eskiden şehirler uyurdu. Sokak lambalarının altında yalnızca bekçiler dolaşırdı. Bugün ise şehirler de insanlar gibi uykusuz. Gece yarısı açık marketler, yirmi dört saat çalışan işletmeler, sabaha kadar ışığı sönmeyen plazalar… Medeniyet ilerledi ama gecenin sessizliği kayboldu. Belki de kaybettiğimiz şey yalnızca karanlık değil, dinlenebilme kültürüydü.

Belki de yüzyılın en büyük çelişkisini yaşıyoruz.

Daha uzun yaşamak için sağlıklı besleniyor, spor yapıyor, vitaminler alıyor, düzenli kontroller yaptırıyoruz; fakat bizi her gece ücretsiz olarak iyileştiren uykudan vazgeçiyoruz. Ömrümüzü uzatmaya çalışırken, ömrümüzü onaran saatlerden çalıyoruz.

İnsan aç kaldığında bunu hisseder. Susadığında dudakları kurur. Fakat uykusuzluk sessizdir. Önce dikkati çalar… Sonra hafızayı törpüler… Ardından ruhu yorar… En sonunda da bedeni tüketmeye başlar. Belki de en tehlikeli tarafı budur; çoğu zaman bunun farkına bile varmayız.

Bilim insanları artık uykunun yalnızca dinlenmek olmadığını söylüyor. Biz uyurken beynimiz gün boyunca öğrendiklerimizi düzenliyor, anıları kalıcı hâle getiriyor, hücrelerimizi onarıyor, bağışıklık sistemimizi güçlendiriyor. Kalbimiz dinleniyor, hormonlarımız dengeleniyor. Kısacası biz uyurken bedenimiz sessizce hayata yeniden hazırlanıyor.

Fakat bu onarım gerçekleşmediğinde bedel ağır oluyor.

Kalp hastalıkları, yüksek tansiyon, diyabet, obezite, depresyon, kaygı bozuklukları, unutkanlık, dikkat eksikliği ve bağışıklık sisteminin zayıflaması… Bunların önemli bir kısmının ortak paydasında yetersiz uyku bulunuyor. Uykusuzluk yalnızca yorgunluk değildir; bazen kalbin ritmini bozan, bazen zihnin pusulasını şaşırtan, bazen de insanın hayata tutunma gücünü sessizce elinden alan görünmez bir yüktür.

Üstelik bunun etkisi sadece bireyle sınırlı değildir.

Trafik kazalarının, iş kazalarının ve nice acı olayın ardında yalnızca teknik arızalar ya da insan hataları yoktur. Yorgun bir zihin, uykusuz bir beden ve birkaç saniyelik dikkat kaybı bazen onlarca hayatın kaderini değiştirebilir. Demek ki uykusuzluk yalnızca bizi değil, içinde yaşadığımız toplumu da etkiliyor.

Belki de en çok çocuklar için endişelenmeliyiz. Çünkü büyümek yalnızca yılların işi değildir. Çocuklar uyurken bedenleri büyür, beyinleri öğrendiklerini işler, yarının insanı bugünden inşa edilir. Uykusuz büyüyen bir nesil yalnızca yorgun değil; dikkatini, öğrenme gücünü ve ruhsal dengesini de kaybetme riski taşır.

Ne gariptir ki çağımız, uykusuzluğu neredeyse bir başarı nişanesi hâline getirdi. “Sabaha kadar çalıştım.”, “Üç saat uyudum.” cümleleri alkışlanıyor. Oysa insan kendini tüketerek değil, kendini koruyarak başarıya ulaşabilir. Yorulan yalnızca göz kapaklarımız değildir; kalbimiz, hafızamız, bağışıklığımız ve ruhumuz da aynı yükü taşır.

Yastığımızın yanında artık bir kitap değil, telefon uyuyor. Gözlerimizi kapatmadan önce son baktığımız şey yıldızlar değil, ekran ışığı oluyor. Oysa geceyi aydınlatan her ışık, ruhu aydınlatmıyor.

Dikkat edin…

Hiçbir mevsim uykusuz yaşamaz. Güneş her akşam batar. Kuşlar yuvalarına çekilir. Çiçekler kapanır. Ağaçlar kış geldiğinde dinlenmeye geçer. Koca tabiat bile durmayı bilir. Durmayı unutan tek canlı ise insandır.

Bir bina düşünün… Her gece temeline görünmez çatlaklar düşüyor. İlk gün fark edilmiyor. İkinci gün de ayakta duruyor. Fakat yıllar sonra o küçük çatlaklar koskoca binayı yıkabiliyor. İnsan bedeni de böyledir. Uykusuzluk, bir gecede değil; sessizce, sabırla ve fark ettirmeden yıpratır.

Belki de yüzyılın en büyük yoksulluğu para yoksulluğu değil, huzurla uyuyabilme yoksulluğudur.

Çünkü insanın en güvenli sığınağı bazen yalnızca başını yastığa koyabildiği gecedir.

Ve belki de kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:

Daha çok yaşamak için mi uykumuzdan vazgeçiyoruz; yoksa daha az uyuyarak ömrümüzden mi eksiltiyoruz?

Belki de yüzyılın hastalığı yalnızca uykusuzluk değildir.

Asıl hastalık; dinlenmeyi suç, yorulmayı ise başarı sanan zihniyettir.

Çünkü insan bazen hastalıktan değil, kendine ayırmadığı gecelerden yorulur. Ve en ağır yorgunluk, uyuyarak geçmeyendir.

Belki de bu yüzden kendimize yeniden şunu hatırlatmalıyız: Geceyi fethetmek zorunda değiliz. Bazen en büyük başarı, başımızı huzurla yastığa koyabilmektir. Çünkü insan, ancak huzurla uyuyabildiği geceler kadar sağlıklı, umutlu ve gerçekten hayattadır.

 

 

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER