Biyolog Birsel’in Seyir Defteri
Sessiz Veda
Pencerenin aralığından içeri süzülen solgun sabah ışığı, eski duvarların çatlaklarında dolaşırken odanın içindeki dağınıklık, yaşanmışlığın yorgunluğunu taşıyor gibiydi.
Yatağın kenarından ağır ağır doğrulurken sırtındaki gömleğin düğmelerini iliklemeye çalışıyordu titreyen elleri ile.
Parmakları düğmeleri buluyor, fakat aklı aynı yerde duramıyordu.
Bazen insanın elleriyle ruhu arasında öylesine derin bir boşluk oluşur ki; eller sessizce gömleğin düğmelerini iliklerken ruh, hayallerin sürüklediği renkli yaşanmışlıkların hatıralarında dolaşır, unutulmuş zamanların içinde usulca kaybolurdu.
O sabah da öyle bir sabahtı işte.
Ruhla bedenin arasına yalnızca renkli hatıralar değil, siyah beyaz anılar da girmişti. Bütün ömür, eski bir film şeridi gibi gözlerinin önünden ağır ağır akıyordu.
Ne ağlıyordu… Ne de isyan ediyordu…
Kapısı hiçbir zaman tam kapanmayan, eski ve derme çatma evinden dışarı çıktığında yüzüne çarpan serin hava, yarı uykulu gözlerini biraz daha araladı.
Gece boyunca çöken sessizlik, havanın soğukluğu taşların üzerine sinmiş. Kurumuş yaprakların kıpırtısız hâli, günün henüz tam ağarmadığına dair doğanın sessiz bir işareti olmuştu.
Zamanı artık takvim yapraklarından değil; toprağın kokusundan, rüzgârın yönünden, kuşların sesinden ve ışığın gölgeler üzerindeki yürüyüşünden okumaya alışmıştı.
Hayatından takvimi çoktan çıkarmıştı.
Her adımı, geride bırakamadığı hatıralardan biraz daha uzaklaşmak ister gibiydi.
Sevgi…
Her zaman iki insanın birbirine kavuşması anlamına gelmiyormuş meğer.
Bazen sevgi, insanın yaptığı işe duyduğu bağlılığın adı olurmuş.
Bir meslek, Bir sınıf Bir okul , ah birde bu meslek bu meslek öğretmenlikse…
İnsan, aşkın en sessiz hâlini yıllarca aynı koridorlarda, aynı sıralarda, aynı kara tahtanın önünde yaşarmış.
Farkına varmadan bir öğretmen ömrü çocukların geleceğine ilmek ilmek işler; ayrılık vakti geldiğinde ise geride kalan yalnızca bir bina değil, kalbinin en büyük parçası olurmuş.
Hayat, sevdiğine kavuşmayı her zaman mutlak son olarak yazmazmış.
Bazı sevgiler kavuşmak için değil, yaşanmak için var olurmuş.
İnsan tam kendini en verimli, en faydalı hissettiği anda zaman, onu en sevdiği yerden usulca uzaklaştırıverirmiş.
Birini diğerinden eksik bırakmak da bazen sevmenin en ağır biçimi olurmuş.
Söylenemeyen sözler…
İnsanın içinde yıllarca büyüyen sessizlik, söylenmeyen cümlelerle örülen görünmez duvarlara dönüşürmüş.
O duvarlar öğrencilerle öğretmenin arasına değil, insanın kendi içine örülürmüş.
Ve gün gelir insan, ömrü boyunca ördüğü o duvara sessizce yaslanırmış. gözyaşlarını dindirmek için
Oysa yaşanabilecek nice sevginin örgüsü, bazen ayrılığın temelini hazırlarmış.
Bazı vedalar konuşularak değil, susularak edilirmiş. Bir ah çekip Yürümeye başladı. Uzun uzun yürüdü.
Adımlarının nereye vardığını düşünmeden…
Şehir yavaş yavaş uyanırken insanlar yeni bir güne hazırlanıyordu. Kimisi işe yetişme telaşındaydı.
Kimi, okul duvarlarında yankılanan zil sesine yetişebilmek için çocuğunun elinden tutmuş koşuyordu.
Kimisi sabah kahvesini yudumluyor, yeni bir günün telaşını omuzlarına alıyordu.
Hiç kimse, kalabalığın arasından geçen o adamın içinde koskoca bir ömrü toprağa gömdüğünü bilmiyordu.
İnsan, en büyük yalnızlığını en kalabalık caddelerde yaşarmış meğer.
Şehrin dışına bakan eski tepeye vardığında güneş ufkun ardından ağır ağır yükseliyordu.
Gökyüzü, kızıllıkla mavinin arasında kararsız bir sessizlik taşıyordu.
Cebinden yıllardır sakladığı küçük fotoğrafı çıkardı. Uzun uzun baktı. Acemice çekilmiş bir sınıf fotoğrafıydı.
Arka sıralarda mahcup gülümseyen öğrenciler…
Önlerinde heyecanını saklamaya çalışan genç bir öğretmen…
İlk kez o an, gözlerinin kenarında beliren tebessümün nedenini kendisi de anlayabildi.
Çünkü artık biliyordu…
Bazı insanlar hayatımıza bizimle kalmak için değil, bize sevmeyi öğretmek için gelirmiş.
Bazı meslekler de yalnızca bir geçim kapısı değil, insanın ömrünü emanet ettiği ikinci yuvası olurmuş.
Fotoğrafı yeniden cüzdanına koydu.
Rüzgâr saçlarını dağıtırken gözlerini ufka çevirdi. Arkasına dönmedi.
Çünkü bazı kapılar kapanmak için değil, insanın içinde ömür boyu açık kalmak üzere açılırmış.
Bazı hikâyelerin son cümlesini de sessizlik yazarmış.
Emekliliğinin üçüncü yılında bunu ilk kez gerçekten anlayabiliyordu.
Ve o sabah… Şehir yeni bir güne uyanırken, kimsenin duymadığı bir veda daha gökyüzüne karışıyordu. Son bir cümle söylemedi.
bazı ayrılıkların dili olmazdı.
Yarım kaldı, Biraz buruk, Biraz sessiz.
Biliyordu ki hayat onsuz da akmaya devam edecekti. Okul Koridorlarında yine ayak sesleri yankılanacak, Ziller yine aynı saatte çalacak.
Sınıflar yine çocukların neşesiyle dolacak…
Kara tahtaya yeni cümleler yazılacak, yeni hayaller kurulacaktı.
insan, ömrünü adadığı yerden ayrılırken geride yalnızca çalıştığı binayı bırakmazmış.
Gençliğini, Heyecanını, Sesini, Ve biraz da kendisini…
İşte o an anladı. Bazı vedalar bir insana değil, bir ömre edilirmiş. Ve bazı sevgiler, “meslek” diye anılsa da aslında insanın bütün hayatı olurmuş.
Belki de en sessiz vedalar, bir insana değil; ömrünü adadığın hayata edilen vedalardır. Çünkü insan, ardında en uzun ömürlü sevgileri hep sessizce bırakır.
Biyolog Birsel’in Seyir Defteri































YORUMLAR