KAYBOLAN DEĞERLER SERİSİ <4 >
VİCDAN
İçimizdeki Son Kale
Bir toplum, değerlerini kaybettiğinde ne olur? Bu soruya verilecek cevap, çoğu zaman tozlu hukuk kitaplarında veya akademik makalelerde aranır. Oysa kayıp, çok daha derinde, bir milletin ruhunda başlar. Değerler, insanın iç dünyasında filizlenir; kurudukça, tüm toplumu çorak bir araziye çevirir.
Bu seride, üzerine basa basa durduğumuz üç temel değerin, aslında nasıl da birbirine zincirlendiğini gördük:
Mahremiyet, insanın kendine ait bir sığınağı, nefes alabileceği gizli bir bahçesidir. Kaybolduğunda, herkes birbirinin gözetmenine dönüşür ve özgürlük, bir avuç su gibi parmaklarımızın arasından akıp gider.
Merhamet, başkasının acısını yüreğinde hissedebilme erdemidir. Merhamet öldüğünde, kalpler taşlaşır, sokaklar yabancılarla dolar ve “öteki” kavramı, düşmana dönüşür.
Adalet, toplumun sigortasıdır. Haklının yanında olma, sorumluluğu paylaşma bilincidir. Adalet sarsıldığında, güven yerini şüpheye bırakır ve kaos, sessiz sedasız arka sokaklardan meydanlara yürür.
Peki tüm bu değerleri ayakta tutan görünmez sütun nedir? İşte şimdi sıra, bu değerlerin anasına, kaynağına geliyor: Vicdan.
Vicdan, içimizdeki o hiç sönmeyen ışıktır. En karanlık anda bile bize doğruyu fısıldayan, yaptığımız yanlışta boğazımıza düğümlenen o sessiz sestir. Vicdan, insanı sadece mahkemelere değil, önce kendine ve aynaya hesap verebilir kılan yegâne güçtür.
Vicdanın sesi kısıldığında, susturulduğunda ya da tamamen kaybolduğunda neler olur, bir bakalım:
Merhamet, anlamsız bir kelimeye dönüşür; çünkü acıyı hissedecek bir yürek kalmamıştır. Adalet, sadece duvarları süsleyen bir tabloya döner; çünkü onu uygulatacak olan içsel zorunluluk yok olmuştur. Mahremiyet ise, korunması gereken bir sır olmaktan çıkar, işgal edilmesi gereken bir alana dönüşür.
Bir toplum vicdanını kaybettiğinde, yozlaşma artık sadece bir ihtimal değil, kaçınılmaz sondur. İnsanlar birbirine yabancılaşır, hatta düşmanlaşır. Doğru ve yanlışın sınırları bulanıklaşır; yanlışlar sıradanlaşır, hatta marifet sayılır. Çünkü artık o yanlışı yapanı durduracak bir iç mahkeme, bir iç yargıç kalmamıştır.
Vicdan sadece bireyin iç sesi değildir; aynı zamanda toplumun vicdanıdır. Sokakta yardım isteyen bir çocuğa uzanan el, haksızlığa uğrayan birinin arkasında duran kalabalık, yolsuzluğa “dur” diyen ortak ses… İşte bunlar, toplumun vicdanının hayata yansımasıdır. Onu kaybettiğimizde, sadece bireyler değil, toplumun ruhu da yavaş yavaş can çekişmeye başlar.
Belki de kaybolan tüm bu değerleri geri getirmenin yolu, büyük nutuklardan, devasa projelerden değil, çok daha mütevazı bir yerden geçiyor. Önce içimizdeki o ince sesi duymayı yeniden öğrenmeliyiz. Çocuklarımıza sadece başarıyı değil, aynı zamanda utanmayı da öğretmeliyiz. Çünkü utanç, vicdanın yanık kalmış bir kömürüdür.
Vicdan, tüm değerlerin sessiz bekçisidir. O bekçi uyursa, tüm şehir yağmaya açık hale gelir. O halde soralım kendimize: Bizim içimizdeki bekçi uyanık mı, yoksa o da çağın karmaşasında kaybolup gitti mi?
Cevap, hepimizin yüreğinde saklı.
































YORUMLAR