İyilik insanın mayasın da var, kötülük tercihtir.
Ben artık içinde bulunduğum toplumun bir ferdi olarak bu toplumu sürekli eleştirmekten, kınamaktan, yaptığı yanlışları yüzüne vurmaktan imtina ediyorum.
Çünkü o toplumun bir parçasıyız.
Bakıyorum; herkes olumlu, herkes ılımlı, herkes bilge, herkes doğruyu anlatıyor. Herkes ahlak dersi veriyor. Herkes başkasının yanlışını teşhis etmekte usta.
Benim anlamadığım şu:
Bunca doğru insanın içerisinde bize kötülük yapan, eğri olan kim?
Hiç kimse kendini sorgulamıyor.
O yerdiğiniz, yerin dibine soktuğunuz toplumun bir parçasısınız. Belki kınadığınız bir videoyu beğenerek, belki seyrederek, belki kimse görmezken kınadığınız davranışın aynısını yaparak siz de o davranışın bir parçası oluyorsunuz.
Belki de o kötü sizsiniz.
Çünkü insanın gerçek karakteri, başkalarının gözü üzerindeyken değil; kimse yokken ortaya çıkar.
İnsanın en büyük kalitesi, yalnız kaldığında kendini nasıl yönettiğidir.
Aldatmak, kandırmak, bir başkasına zorbalık etmek… İnsan bunları yalnızca karşısındaki insan için yapmaz. Önce kendi karakterine yapar.
Çünkü mesele, “Beni görürler mi?” meselesi değildir.
Mesele, “Ben bunu kendime yakıştırıyor muyum?” meselesidir.
Bunca evrenin içinde yaratılmışken, çerçöp olabilecekken, bana insan olma unvanını vermiş bir Yaradan’ın huzurunda kendime nasıl bakacağımı düşünmek zorundayım.
Tanrı benim için bir patron değildir.
Tanrı bir sevgi biçimidir.
İnsan, zihninde inandığı kadar büyüktür Tanrı’sı. O büyüklüğün içinde O’na yönelir, O’na sığınır, O’na kulluk eder.
Ve kulluk kölelik değildir.
Zira bizi köle olarak da yaratabilirdi.
Ama kul yanılır.
Kul bazen türbülansa girer. Bazen yolunu şaşırır, hata yapar, düşer. Mesele hiç hata yapmamak değildir. Mesele, hatanın ardından insanın kendi yüzüne bakabilmesidir.
En sonunda utanması gereken toplum değildir.
Sosyal hayat değildir.
İnsan, önce kendisinden utanabilmelidir.
Çünkü bazı şeyleri topluma ayıp olduğu için değil, kendine yakıştıramadığı için yapmamak gerekir.
Ben “Toplum ne der?” kaygısını bir kontrol mekanizması olarak görebilirim. Fakat bunu olgunluk olarak görmüyorum.
Kontrollü olmak başka şeydir, olgun olmak başka.
Kâmil insan, kimsenin görmediği yerde de kendine sadık kalabilendir.
İşte karakter tam da orada başlıyor.
Karşınızdaki insan görmediği için değil, siz kendinize bunu kendinize yakıştıramadığınız için geri durabiliyorsanız karakteriniz vardır.
Çünkü ahlak, gözetlenmediğiniz yerde de doğru kalabilmektir.
Bu toplumun önce bireysel ahlaklanmaya ihtiyacı var.
Ahlak yalnızca büyük laflar etmek değildir.
Ahlak, sigara izmaritini yere atmamak da olabilir.
Pikniğe gittiğiniz yerde poşetlerinizi, artıklarınızı bırakıp gitmemektir.
Yaşadığınız çevreyi başkasının temizleyeceğini düşünmemektir.
Karşınızdaki insanın incinebileceğini düşünüp, sırf yapabiliyor olduğunuz için onu incitmemektir.
Ahlak, kendinize yakıştıramadığınız şeyi yapmamaktır.
Oysa bizim toplumumuzda ahlak denildiğinde çoğu zaman akla yalnızca cinsellik geliyor.
Oysa insanın cinselliği üzerinden yaptığı hatalar da çoğu zaman ahlaki olmaktan önce bir irade ve özdenetim meselesidir.
Kendini kontrol edememek…
İradesini yönetememek…
Anlık arzularının peşinden sürüklenmek…
Bazen insanın yetişkinleşememesiyle ilgilidir.
Ben artık toplumu eleştirmekten, toplumun bir parçasıyken toplumu yenmeye çalışmaktan yoruldum.
Önce kendini düzeltmek gerekiyor.
Önce kendi fazlalıklarını törpülemek, eksiklerini tamamlamak gerekiyor.
Bırakın artık toplumu.
Herkes kendisini yetiştirirse toplumda ahlaksızlık için bu kadar geniş bir alan kalmaz.
Elbette çevreye, gençlere, çocuklara kötü örnek olan içerikler ve davranışlar var. Elbette toplumun korunması gereken tarafları var. Bunun için devletin de sorumluluğu bulunuyor.
Ortada insanlar birbirine zorbalık ederken, birbirlerine ahlaksız içerikler gönderirken, insanların zihnini uyuşturan içerikler her gün daha fazla görünür hale gelirken kurumların da görevini sorgulamak gerekiyor.
Ama bütün bunların ötesinde insanın kendisine sorması gereken daha temel bir soru var:
“Benim zihnimi uyuşturan her kimse, benden büyük değil.”
Bunu bencillik olarak görmüyorum.
Enaniyet olarak da görmüyorum.
Ben, bencillikle benlik arasındaki o ince çizgide benlikte kalmayı söylüyorum.
Kendi aklının, iradesinin ve vicdanının sahibi olmayı…
Yaşamak güzel şey.
Gerçekten güzel.
Ahlaklı yaşamak, kendine saygı duymak, kendi iradenin varlığını hissetmek insana verilebilecek en büyük güçlerden biri.
Daha kaliteli bir yaşam, daha kaliteli bir hayat…
Çünkü aslında özel değiliz.
Bunu kabul etmek gerekiyor.
Milyarlarca insan geldi, geçti. Bizden önce yaşayanlar oldu, bizden sonra yaşayanlar olacak.
Bizi özel yapan şey, dünyanın merkezinde olmamız değil.
Bizi özel yapan, Allah’ın bizi insan olarak yaratmış olmasıdır.
Ve insan olmanın sorumluluğu vardır.
Dindarlık bireyseldir. Dindarlıkta yaptığınız birçok şey Allah ile kul arasındadır.
Ama ahlak…
Ahlak toplumun tamamını ilgilendirir.
Bu yüzden ahlaklı olmak yalnızca ibadet etmekle ölçülemez.
Bir insanın inancı ne olursa olsun, başka bir insanın hakkına riayet edebiliyorsa, canlıya zarar vermekten imtina ediyorsa, emanete sahip çıkıyorsa, kimse görmediğinde de doğruyu seçebiliyorsa orada ahlak vardır.
Ve belki de bütün mesele budur:
Kimse görmüyorken sen kimsin?
Sabaha uyanmak güzel şey.
Güzel bir müzik dinlemek, kahve içmek, bir melodide kaybolmak, birine iyilik yapmak…
Bunların hepsi insanın içine iyi gelen şeyler.
Çünkü ben insanın özünde iyiliğin olduğuna inanıyorum.
İyilik insanın mayasıdır. Kötülük ise çoğu zaman tercihidir.
O yüzden artık birbirimizi yargılamadan önce aynaya bakalım.
Toplumu düzeltmeye çalışmadan önce kendimizi düzeltelim.
Başkalarının ahlakını sorgulamadan önce, kimsenin görmediği yerde kendi ahlakımızı sınayalım.
Çünkü belki de değiştirmeye çalıştığımız o toplumun içinde aradığımız kötülük, dönüp dolaşıp kendi içimizde bize bakıyordur.
Ve insanın asıl mücadelesi de tam orada başlar:
Kendine yakışan insan olabilmek
Müyesser DOĞAN
































YORUMLAR