Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Leyla Göker
Leyla Göker

YANGIN

YANGIN

Yangın dendiğinde akla önce alevler gelir. Dumanı göğe yükselen ormanlar, küle dönen evler, siren sesleri… Oysa hayatın en büyük yangınlarının çoğunun ne dumanı vardır ne de sireni. Sessizce başlar, sessizce büyür ve çoğu zaman yalnızca kalpte yanar.

Bir ilişkinin bitişiyle yüreğe düşen kor, günler geçse de kolay kolay sönmez. İnsan, bazen kimseye anlatamadığı bir acıyı içinde taşır.Alışır…Hayatın en acı taraflarından biridir bu. İnsan, dayanabilmek için bazı acıların varlığına alışıyor.

Bir annenin yüreğindeki yangın ise bambaşkadır. Evladını kaybeden bir annenin acısını hangi söz dindirebilir? Şehit haberleri geldiğinde yalnızca bir evin değil, hepimizin vicdanında bir yer yanar. O yangının derecesini ölçebilecek bir termometre yoktur. Çünkü bazı acıların sıcaklığı ölçülmez; ömür boyunca taşınır.

Sonra ormanlar yanıyor. Gerçek anlamda, gözümüzün önünde. Ağaçlar, kuşların yuvaları, hayvanların yaşam alanları, toprağın hafızası… Bir ağacın büyümesi yıllar sürerken kül olması bazen saatler alıyor. Yangın yalnızca bugünü değil, yarını da yakıyor.

Bir başka yangın daha var: Bilginin sessizce yok oluşu.

Kitaplar hayatımızdan çekiliyor, sayfalar kayboluyor, bilgi giderek dijital dünyanın içine taşınıyor. Bilgiye ulaşmak kolaylaşıyor belki; fakat kitabın kendisini, kokusunu, ağırlığını, yılların izini taşıyan o somut hafızayı kaybettiğimizde ne oluyor? Bilgi dijitalde kalıyor sanıyoruz; ama hafızanın bedeni eksiliyor.

Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451 romanında kâğıdın yanma sıcaklığı bir sayıya dönüşür: 451 derece Fahrenheit. Ne var ki insanın yüreğinin kaç derecede yandığını söyleyen bir ölçü yoktur. Bir annenin acısının, bir ayrılığın, bir ağacın kül oluşunun, bir kitabın sessizce yok oluşunun derecesi yoktur.

Bir kitabın yok oluşunu “Zaten artık her şey dijital” diyerek geçiştiriyoruz. Oysa burada görmezden geldiğimiz daha büyük bir tehlike var. Dijital dünyada kullandığımız telefonların, tabletlerin, bilgisayarların ve diğer elektronik cihazların hepsinin bir şarjı, bir bataryası, dolayısıyla sınırlı bir ömrü var.

Bir düşünsenize; telefonunuzun, tabletinizin ya da bilgisayarınızın şarjı bittiğinde bir anda olduğunuz yerde kalıyorsunuz. Bilgiye ulaşabileceğiniz araç ortadan kalktığında, o bilgiye erişiminiz de kesiliyor. Kâğıt üzerindeki bir kitabı ise elektrik prizine bağlamak zorunda değilsiniz. Kitap, elektriğe değil meraka ihtiyaç duyar.

Asıl mesele tam burada başlıyor. Teknoloji bize bilgiyi taşımanın kolaylığını sunarken, bizi aynı zamanda o teknolojiye bağımlı hâle getiriyor. Biz ise bu bağımlılığı çoğu zaman ilerleme sanıp sorgulamıyoruz.

Alışıyoruz.

En tehlikelisi ise bütün bu yangınlara alışmak.

Bir süre sonra ormandan yükselen dumanı yalnızca bir haber olarak görmeye başlıyoruz. Bir annenin gözyaşını birkaç saniyelik görüntüye sığdırıyoruz. Bir insanın içindeki acıyı, bir başka haberin ardından unutuyoruz. Kendi içimizde taşıdığımız acıyı bile çoğu zaman ertesi günün telaşına teslim ediyoruz.

Oysa her yangın bize bir şey söylüyor.

Kimi zaman doğayı korumamız gerektiğini, kimi zaman bir acının karşısında susmamamız gerektiğini, kimi zaman da bilgiyi ve hafızayı korumanın yalnızca geçmişe değil, geleceğe karşı da bir sorumluluk olduğunu…

Peki biz ne yapabiliriz?

Her yangını söndüremeyiz. Her acıyı dindiremeyiz. Dünyanın bütün karanlıklarını tek başımıza aydınlatamayız. Ama payımıza düşeni yapabiliriz. Bir fidan dikmek, bir ağacı korumak, bir kitabı yaşatmak, kütüphanelere sahip çıkmak, bilgiye erişimin önündeki engellere karşı ses çıkarmak, bir insanın acısını görmezden gelmemek…

Küçük görünen sorumluluklar bazen büyük değişimlerin başlangıcıdır.

Bugün dünyanın dört bir yanında farklı yangınlar var. Ormanlar yanıyor. Yürekler yanıyor. Umutlar yanıyor. Bilgi sessizce yok oluyor.

Ve bütün bunların içinde hayat akmaya devam ediyor.

Sahi… Biz ne yapıyoruz?

Sadece seyrediyor muyuz? Yoksa elimizi taşın altına koyup kendi payımıza düşen, küçücük de olsa bir ışığı yakıyor muyuz?

Nâzım Hikmet’in dizeleri yeniden kulaklarımızda çınlıyor:

“Sen yanmazsan, ben yanmazsam, biz yanmazsak,
Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?”

Konu kendimizi tüketmek değil. Asıl mesele, olup bitene karşı duyarsızlaşmamak. Kendi yangınımızın içinden çıkıp başkasının yangınını görebilmek.

Çünkü bazı yangınlar suyla söner.

Bazıları ise ancak vicdanla.

Bir sonraki yazımda görüşmek ümidiyle…

Leyla GÖKER

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER