BİRLİKTE YAŞAMANIN SOSYOLOJİSİ
Birey, Toplumsal Bilinç ve Kaybolan Nezaket Kültürü
Yazar: Leyla GÖKER
Merhabalar arkadaşlar,
Son zamanlarda yaşadığım ve çevremde gözlemlediğim bazı olaylar üzerine adab-ı muaşeret kuralları hakkında düşündüm ve bu konuyu sizlerle paylaşmak istedim.
Günlük hayatın içerisinde bazen en basit nezaket kurallarını bile göz ardı edebiliyoruz. Oysa sabah otobüse bindiğimizde günaydın demek, alışveriş yaparken kasiyere kolay gelsin diye seslenmek, birinden yardım gördüğümüzde teşekkür etmek , toplu taşımada yaşlılara, hamilelere ve ihtiyaç duyanlara yer vermek… Bunların hepsi birlikte yaşama kültürünün önemli parçalarıdır.
Peki, nezaket yalnızca bu davranışlardan mı ibarettir? Yoksa birbirimizin varlığını, ihtiyaçlarını ve kişisel sınırlarını fark edebilmek de nezaketin bir parçası mıdır?
Bence asıl üzerinde durmamız gereken konu tam olarak budur.
İnsan, doğası gereği toplumsal bir varlıktır. Yaşamını yalnızca kendi ihtiyaçları doğrultusunda değil, içinde bulunduğu toplumun diğer bireyleriyle kurduğu ilişkiler aracılığıyla sürdürür. Toplum; ortak değerlerin, normların, sorumlulukların ve karşılıklı etkileşimlerin meydana getirdiği sosyal bir bütündür.
Bu ilişkilerin temeli ise toplumsallaşma sürecinde atılır. Ailede başlayan, eğitim hayatı, arkadaşlık ilişkileri ve iş yaşamıyla devam eden bu süreçte birey yalnızca haklarını değil, başkalarının haklarına saygı göstermeyi ve ortak yaşamın kurallarına uymayı da öğrenir.
Ancak günümüzde bireyselleşme, dijitalleşme ve kentleşme gibi gelişmeler, insanlar arasındaki iletişimin niteliğini değiştirmektedir. Bu değişimi gündelik hayatımızdaki karşılaşmalarda açıkça görebiliyoruz.
Bir otobüs şoförü, güvenlik görevlisi, temizlik personeli, kasiyer, manav, işçi, mühendis, sekreter veya milletvekili… Her biri farklı toplumsal rollere ve sorumluluklara sahiptir. Toplumsal iş bölümü, bu farklı görevlerin bir arada yürütülmesiyle işler. Hiçbir meslek, insan onurunu diğerinden üstün veya aşağı kılmaz.
Fransız sosyolog Émile DURKHEIM, Toplumsal İşbölümü adlı eserinde modern toplumlarda iş bölümünün bireyleri birbirine bağımlı hâle getirdiğini ve organik dayanışmanın gelişmesinde önemli rol oynadığını açıklar.
Modern toplumda insanlar farklı işler yapar; ancak toplumsal yaşamın devamı için birbirlerinin emeğine ihtiyaç duyarlar. Bu nedenle bir hizmet alıyor olmak, hizmet veren insan üzerinde üstünlük kurma hakkı vermez. Ekonomik güç veya mesleki statü, saygısız davranışların gerekçesi olamaz.
Gündelik hayattaki bu karşılaşmaları anlamlandırmamıza yardımcı olan bir diğer isim Kanadalı-Amerikalı sosyolog Erving GOFFMAN’dır. GOFFMAN, Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu adlı eserinde insanların gündelik karşılaşmalarında birbirleri üzerinde bıraktıkları izlenimleri ve sosyal davranışlarını inceler.
Bu yaklaşım açısından bir çalışana teşekkür etmek, bir insanı dikkatle dinlemek veya karşımızdakine nezaketle yaklaşmak basit davranışların ötesindedir. Bunlar, sosyal etkileşimin niteliğini belirleyen ve toplumsal ilişkileri şekillendiren unsurlardır.
Öz saygı da bu noktada önem kazanır. Bireyin kendi davranışlarını ve sorumluluklarını değerlendirebilmesi, başkalarıyla kurduğu ilişkileri doğrudan etkiler. Kendimize duyduğumuz saygıyı, başkalarının emeğine ve yaşam alanlarına gösterdiğimiz özenle tamamlamalıyız.
Toplumsal ilişkilerdeki dönüşümün bir başka boyutu ise kentleşmeyle birlikte değişen komşuluk kültürüdür. Bazen aynı apartmanda yıllarca yaşayan insanların birbirlerinin isimlerini dahi bilmediği bir toplumsal gerçeklikle karşılaşıyoruz. Yan yana dairelerde yaşayan insanlar aynı asansörü kullanıyor, aynı kapıdan girip çıkıyor; ancak birbirlerinin hayatlarına dokunmadan yaşamlarını sürdürüyor.
Elbette herkesin özel alanına ve kişisel sınırlarına saygı duyulmalıdır. Ancak komşuluk ilişkilerinin zayıflaması, gündelik dayanışma imkânlarını da azaltmaktadır. Bir selamın, kısa bir hâl hatır sormanın veya ihtiyaç anında uzatılan yardım elinin toplumsal bağların güçlenmesinde önemli bir yeri vardır.
Benzer bir durum hizmet aldığımız alanlarda da karşımıza çıkar. Bir restoranda garsona, otelde resepsiyon görevlisine ya da alışveriş yaptığımız mağazada çalışan personele nasıl davrandığımız, insanlara hangi ölçütlerle değer verdiğimizi gösterir. Saygı, yalnızca belirli bir statüye sahip insanlara gösterilen bir davranış değil, insan olmanın gerektirdiği ortak bir sorumluluktur.
Aynı sorumluluk kamusal alanlarda da geçerlidir. Bir parkta bıraktığımız çöp, ortak kullanılan alanları kirletmemiz veya trafikte sergilediğimiz sabırsızlık yalnızca bireysel davranışlarımız değildir. Çünkü ortak alanlarda yaptığımız her davranış, başka insanların yaşamını da etkiler. Kamusal alanı kullanmak, onu korumayı da gerektirir.
Yemek yediğimiz ortamlarda da nezaket kurallarını unutmamalıyız. Sofrada yüksek sesle konuşmak, ağız doluyken konuşmak, çevremizdekileri rahatsız etmek veya ortak kullanılan alanları kirli bırakmak, birlikte bulunduğumuz insanlara karşı gösterdiğimiz özeni sorgulatır. Yemek adabı yalnızca görgü kurallarından ibaret değildir; başkalarının da aynı ortamdan huzurla yararlanma hakkına saygı göstermektir.
Polonyalı sosyolog Zygmunt BAUMAN’ın Akışkan Modernite yaklaşımı ise modern toplumdaki değişen ilişkileri anlamlandırmamıza yardımcı olur. BAUMAN, modern yaşamın bireysellik, topluluk ve insan ilişkileri üzerindeki dönüşümünü ele alır.
Teknoloji iletişim imkânlarını artırırken yüz yüze etkileşimin yerini zaman zaman ekranlar alıyor. Aynı ortamda bulunan insanlar birbirleriyle iletişim kurmak yerine kendi dijital dünyalarına yönelebiliyor. Bu durum, toplumsal bağların ve aidiyet duygusunun nasıl değiştiği üzerine yeniden düşünmemizi gerektiriyor.
Elbette bireyselleşme, kişisel sınırlar ve mahremiyet modern toplumun önemli kazanımlarıdır. Ancak bireysel özgürlük ile toplumsal sorumluluk birbirinin karşıtı değildir. Kendi yaşam alanımızı korurken başkalarının haklarını da gözetmek zorundayız.
Bir yaşlıya yer vermek, yorgun bir insana anlayış göstermek, çalışanların emeğini takdir etmek, ortak alanları temiz kullanmak ve çevremizdekileri rahatsız etmemeye özen göstermek, birlikte yaşama kültürünün günlük hayattaki karşılığıdır.
Çünkü insan, yalnızca kendi hayatının öznesi değildir; aynı zamanda başkalarının hayatına da temas eden toplumsal bir varlıktır.
Sonuç olarak toplumu oluşturan bireylerin her biri bu yapının bir parçasıdır. Birlikte yaşamak, yalnızca aynı coğrafyayı veya ortak alanları paylaşmak değil; farklılıklarımızla bir arada bulunabilmek, birbirimizin haklarını gözetmek ve ortak sorumluluklarımızı yerine getirebilmektir.
Toplumsal gelişmişlik yalnızca ekonomik göstergelerle, teknolojik ilerlemeyle veya kentlerin fiziksel görünümüyle ölçülemez. İnsanların birbirlerine yaklaşımı, toplumsal dayanışma düzeyi, nezaket anlayışı ve farklı toplumsal rollere gösterdikleri saygı da gelişmişliğin önemli göstergeleridir.
Belki de bugün yeniden düşünmemiz gereken mesele şudur:
Aynı toplumun içinde yaşıyor olmak, gerçekten birlikte yaşama kültürüne sahip olduğumuz anlamına geliyor mu?
—
Yararlanılan sosyolojik kaynaklar
DURKHEIM, É. (1893). De la division du travail social. (Toplumsal İşbölümü).
GOFFMAN, E. (1959). The Presentation of Self in Everyday Life. (Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu).
BAUMAN, Z. (2000). Liquid Modernity. Cambridge: Polity Press. (Akışkan Modernite).
































YORUMLAR