Dünyaca ünlü bariton sanatçı Martin Kronthaler’i anlatmak istiyorum.
Kendisiyle, Türk Devletleri Ankara Arena Buluşması kapsamında CSO eşliğinde gerçekleştirilen muhteşem konser ve gösteriler vesilesiyle görüştük.
Ankara, dev bir buluşmaya ev sahipliği yapmıştı.
Sonrasında ise CSO’nun tarihî salonunda, sanat yönetmenliğini yaptığı öğrencilerinin opera konserlerini izledik.

Konserlerin ardından kendisiyle söyleşi yapma imkânı da bulduk.
Martin’e onu anlatmak istediğimi söylediğimde, mütevazı tavrını bozmadan:
“Neyi yazacaksın ki?” diye sordu.
Ardından ekledi:
“Köyümü anlatayım, köyümü yaz.”
Bunu söylediğinde köyünün sıradan bir köy olduğunu düşünmüştüm.
Oysa köyü de Martin’in kariyeri gibi anlatılamayacak kadar muazzamdı.
Anlatmaya başlayınca masalsı bir köyde doğup büyüdüğünü, yaşadığı yerin sanatsal ve kültürel anlamda hayli gelişmiş olduğunu fark ettim.
Kısa süreli bir kültür şoku yaşadığımı itiraf etmeliyim.
Sohbetimiz kendiliğinden başladı.
İstanbul’u çok seviyormuş.
Önceleri Üsküdar’da bir ev tutmak onun için biraz hayalmiş.
Selimiye tarafında, hele ki teraslı, denizi gören dubleks bir evde oturmak, ona fazlasıyla lüks görünüyormuş.
Çalıştığı üniversitedeki mütevazı maaşıyla Anadolu Yakası’nda böyle bir evde yaşama fikri pek de ulaşılabilir görünmüyormuş.
Ancak hayal kurmasına da kendince engel olmamış.
Zaman içinde gördüğü bir kiralık ev ilanı ilgisini çekmiş.
Sadece merak ettiği için evi görmeye gitmiş. Yaşlı ev sahibiyle sohbeti ilerletmiş.
Ev sahibi, onu tanımamasına rağmen sohbetinden memnun kaldığı Martin’e sormuş:
“Peki, bu evi beğendin mi?”
Martin böyle bir soruyla karşılaşınca önce şaşırmış.
Evi çok beğenmiştir.
“Evet,” diyerek başını sallamış.
Yaşlı adam bu kez:
“Peki, buraya kaç para verebilirsin?” diye sormuş.
Martin’in şaşkınlığı meraka dönüşmüş.
Adamın bunu neden sorduğunu anlamak istemiş.
Dubleks, salonu ve geniş terasıyla vapurların izlenebildiği, Kadıköy’deki konservatuvar binasına da çok yakın olan bu ev, kendi deyimiyle muhteşemmiş.
Eve adeta hayran kalmış.
Umutsuzca bir rakam çıkmış ağzından. Nasıl olsa tutamayacağını düşündüğü ev için biraz da afaki bir bedel söylemiş.
Yaşlı adam ise Martin’in ara sıra düşünerek, bazen kelimelere adeta çok sesli bir müzik eserindeki gibi vuruşlar ve ahenkler katarak sürdürdüğü düzgün Türkçesinden çok hoşlanmış.
Aldığı cevaba hiç tepki göstermeden konuşmasına devam etmiş:
“Ben çok yaşlıyım. Bu merdivenleri inip çıkmakta zorlanıyorum. Bu yüzden Antalya’daki, daha rahat edebileceğim evime taşınıyorum. Seni çok sevdim. Bu evi söylediğin fiyata sana veriyorum. Hayırlı olsun.”
Hani bir söz vardır ya:
“Allah isterse bir kulunun işini, mermere geçirir dişini.”
Martin şaşkındır.
Sadece fikir edinmek için görmeye gittiği evi kolaylıkla kiralamıştır. Hemen kontrat yapılır ve eve taşınır.
İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarında opera dersleriyle meşgul olduğu hareketli hayatı, çok sevdiği İstanbul’da, beğendiği bir lokasyonda bulduğu bu evle daha da güzelleşir.
“Neredeyse dünyayı gezdim,” diyor Martin.

Hemen her yerde, en çok İtalya’da, Almanya’da, Köln’de, hatta Çin’de ve Japonya’da konserler verdiğini anlatıyor.
Ancak İstanbul onun için çok başkaymış.
Memleketi Avusturya ve sıkça sözünü ettiği Kaiser Dağları’nın eteklerindeki köyü…
Konserleriyle ve orkestralarıyla ünlü Viyana…
Operalarıyla ünlü Berlin…
Sanatçıların şehri Paris…
“İstanbul bir başka,” derken gururlanmıştım.
Bir İstanbul aşığı…
Kadim şehir İstanbul gerçekten de bir başka!
Sohbetimiz eğlenceli bir şekilde devam ederken akademik kariyeri, aldığı barok müzik eğitimi, öğrenim gördüğü okullar, verdiği konserler, ziyaret ettiği ülkeler, kazandığı ödüller ve İstanbul ile Avrupa’nın birçok ülkesinde yetiştirdiği sayısız öğrencisi hakkında neredeyse hiç konuşmadı.
Bunları kendi internet sayfasından ve Wikipedia’dan öğrenmek mümkündü elbette.
Ancak galiba övünmeyi pek sevmiyordu.
Köyünden bahsederken mutlu oluyor, coşkuyla anlatıyordu.
Polonya’nın Kraków şehrinde başladığı barok ve eski müzik eğitimini Salzburg’da devam ettirmişti. Avrupa, Asya ve Amerika’daki opera ve konser sahnelerinde yer almış; Mozart, Rossini, Salieri, Verdi, Puccini ve Wagner’in eserlerini seslendirmişti.
Viyana’da ünlü sanatçılardan eğitim aldığını, barok dönemden modern döneme uzanan geniş bir repertuvara sahip dünyaca ünlü bir opera sanatçısı ve aynı zamanda akademisyen olduğunu da elbette kendisi anlatmadı.
Bütün bunları bilmemize rağmen bana yine de:
“Neyi yazacaksın?” diye sordu.
Tevazu göstererek…
“Köyümü anlatayım, onu yaz,” derken aslında ne kadar anlatılmaya değer bir yerden söz ettiğini birazdan anlayacaktım.
Avusturya’nın kuzeyindeki Tirol bölgesinde, Kaiser Dağları’nın eteklerinde yer alan Erl köyünde doğmuştu.
Kendi deyimiyle, dağı geçince hemen karşıda görünen Almanya’nın Bavyera sınırındaki köyünü anlatmak belli ki çok hoşuna gidiyordu.
Tamamen doğal ahşap kütüklerden yapılmış, balkonları ve pencerelerinden renkli sakız sardunyaları, petunyalar ve sarı çuha çiçekleri sarkan otantik Kaiser dağ evlerinin muazzam güzelliğini anlatmak benim için kolay değil tabii ki.
Mühendislik harikası ahşap mimarinin işlendiği bu evlerin, iklimsel özellikler de gözetilerek inşa edildiği düşünüldüğünde, turistler için bu yerleri gezmek görsel bir şölen niteliği taşıyor.
Alt katları tuğladan, üst kısımları ise ahşap detaylarla bezenmiş evlerin güzelliği, çevrenin büyüleyici atmosferiyle birleşince masalsı köy manzaralarını zihnimde canlandırabiliyordum.
Anlatılmaya değer, muazzam bir dağ köyüdür Martin’in köyü.
Rengârenk çiçeklerle süslü pencereler, ahşap balkonlardan sarkan kırmızı sardunyalar, petunyalar ve diğer çiçekler ayrı ayrı seyirlik güzellikler sunuyor.
Neden özellikle sardunya?
Süsleme amacı dışında, sardunyanın kokusunun sinek ve sivrisinekleri uzaklaştıran doğal bir kovucu olarak da kullanılıyor olması belki de bunun nedenlerinden biridir.
Karların çatılarda birikmesini engelleyen sivri çatılar, geleneksel köy hayatının korunduğu evler ve yüksek kültürlerin yoğrulduğu bu coğrafya…
Doğanın büyüleyici görselliği, enerjisi ve yemyeşil atmosferiyle adeta güzel bir rüya gibi bir köy tasavvur ediyordum.
Boşuna “Köyümü yaz,” dememiş.
Kaiser Dağları’nın eteğindeki bu köy, hem yazılmaya hem de görülmeye değer.
Köyünü anlatırken gözlerinin içi gülüyordu.
Özlemle…
Avusturya’da, köyünde yaşayan annesi ansızın rahatsızlanınca memleketine dönmüş. Orada halletmesi gereken pek çok işi varmış. Annesini kaybedince köyün idaresi ve bütün sorumluluklar tamamen ona kalmış.
“Bir yaz dönemiydi,” diyor Martin.
“Allahtan tatil zamanıydı. Çalışıp evin tamirat ve tadilat işlerini yaparken bir telefon geldi,” diye anlatmaya devam ediyor.
Telefonu açmış.
Arayanlar Türkiye’den, ev sahibinin çocuklarıymış.
Yaşlı ev sahibinin vefat ettiğini, evin satışa çıkarıldığını ve tahliye edilmesi gerektiğini bildiriyorlarmış.
Söyleşinin bu bölümünde durgunlaştı.
Yeniden anlatmaya başladığında ise duygulandığı hissediliyordu.
O dönem Martin için gerçekten zor bir dönem olmuş.
Ne yapacağını bilemez hâle gelmiş. Avusturya’da bulunması, annesinin kaybıyla birlikte köyündeki bütün sorumlulukların kendisine kalması, bir anda içinden çıkılması güç bir durum oluşturmuş.
Tam da bu sırada opera sanatçısı eşi, soprano Maria Gessler’in teyzesinden hatırı sayılır bir miras kalmış. Böylece evi satın almışlar.
İstanbul âşığı sanatçı için her zorluğun ardından gelen bir kolaylık daha hayatını güzelleştirmiş. Artık taşınmasına gerek kalmadan, çok sevdiği evinde yaşamaya devam edebilecekti.
Avrupa’nın birçok şehrinde sayısız konserler vermiş, önemli opera eserlerinde solist olarak yer almış ve tiyatral performanslarıyla da sahnelerde iz bırakmış bir sanatçı Martin Kronthaler.
Yetiştirdiği öğrencilerle opera dünyasına sayısız sanatçı kazandırmış.
2016 yılında Kalaidos Üniversitesine sahne yorumu ve şan hocası olarak atanmış, 2017 yılından itibaren ise İstanbul Üniversitesi Şan Bölümünde öğretim üyesi olarak akademik kariyerine devam etmiştir.

CSO salonunda, sanat yönetmenliğini yaptığı öğrencilerinin de yer aldığı operada, Alman Lied geleneğini anlatan lirik halk şarkıları ve şiirlerinden oluşan düet ve konserlerini memnuniyetle izledik.
Bu nedenle bu yazımı konserlere ve Martin Kronthaler’e ayırdım.
Programın bitiminde, CSO’nun tarihî ve nostaljik Ada Salonu’nun ışıklarla aydınlanan binasının önünde anılarımızı arşivlerken, bu kadim mekânın yıllar boyunca kimleri ağırladığını düşünmeden edemedim.
Martine konserler ve güzel söyleşi için teşekkürlerimi sunuyorum.
Yeni bir söyleşide, bir seyahatte, belki de yeni bir anıyla tekrar buluşmak üzere…
Hoşça kalın.
Hülya Özyürek
































YORUMLAR