Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Hülya Özyürek
Hülya Özyürek

BERLİN, PARİS HATTI

BERLİN, PARİS HATTI

Devasa Berlin garındayız. Çok katlı istasyon; AVM, marketler, mağazalar, restoranlar, asansörler, yürüyen merdivenler ve bir o kadar insan seli barındırıyor içinde. Berlin Hauptbahnhof ta her katta tren var; biri gidiyor, biri geliyor. Gecikme olmasın diye saniye sekmiyor bu garda.

Kaybolmamanız için, hatta şehir içi ulaşım dahil, mutlaka telefon uygulaması ile hareket etmeniz lazım. Şaşkın gözlerle tavanlardan yerlere, merdivenlerden aşağılara her yeri inceliyorum, çok heyecanlıyım. Tüm istasyonlarda trenler çok sistematik işliyor.

Paris’e ilk kez gidişimi hızlı trenle deneyimliyordum. Berlin’den yolculuk rötarlı başlamıştı. Oldum olası çok severim tren yolculuklarını; çok duygular yükler bana. Her milletten insanların bulunduğu bu garda bekleyişler, vedalar fazla kozmopolit bir izlenim sunuyor insana. Duygular biraz farklı işliyor gibi. Hayatımda bu kadar çok demir ağları olan, tren işleyen bir şehir görmedim. Galiba Almanlar en çok yatırımı raylı sistemlere yapmışlar ki ulaşım  inanılmaz sistematik ve güvene dayalı çalışıyor…

Berlin’den binen, yaşça olgun, oldukça süslü ve bakımlı üç bayanla aynı masa etrafında olan koltuklarda yolculuk edeceğimizi anladığımda tren hareket etmişti bile. Koltuğa yerleşip yanımdakilere bakmadan pencere kenarından dışarıyı izlerken ne kadar umursamaz görünsem de  gelenlerin pek memnun olmadığını söylenmelerinden anlayabiliyordum.

Yanımdaki süslü ve genç tarzı giyinmiş olan süper babaanne ikide birde bana Almanca bir şeyler söylüyordu. İngilizce olarak onu anlamadığımı söyledim. Ne yazık ki o da beni anlamıyordu. Diğer ikisi endişeli ama istediğini almakta kararlı olana desteklerini belli ederek dinliyorlardı. Bunu başlarıyla tasdik etmelerinden anlayabiliyordum. Genç giyimli ve bakımlı olan yaşlı kadın giderek ses tonunu yükselterek bağırmaya başladı. Sanırım oturduğum yerin kendi yeri olduğunu söyleyerek bu haksızlığa bir son vermek istiyordu. 7-8 saatlik yol nasıl geçecekti bilmiyorum. Bizim memlekette değil bu yaşlarda başka ülkeye seyahat etmek, başka semte alışverişe bile gitmezler. Sınırlar ötesinde ne mucizeler yaşanıyordu. Gülümseyerek Almanca bilmediğimi, onu anlamadığımı, bilete göre bu yerin bana ait olduğunu, Frankfurt’ta inenler olursa başka bir yere geçebileceğimi anlatmaya çalıştım. Yaşlı kadın beni dinlemiyor, bağırmaya devam ediyordu. Bağırışlar üzerine görevli geldi, biletleri kontrol etti ve yerin benim olduğunu söyleyerek gitti. Ama altın kızlar bana o kadar takmışlardı ki beni taciz ederek buradan kaçırmayı hedefliyorlardı. Uluslararası bir krize yol açmamak adına, “Frankfurt ya da Strazburg’da başka yere geçeceğim,” diyordum. Ama kim dinler. Bir süre telefonla bir yerleri arayıp konuşarak moralimi yüksek tutmaya çalışsam da aynı kadın, pencere önündeki çantamın yer kapladığını, görüntüyü kapattığını hareketlerle anlattı. Canımdan bezdirmeye kararlıydı. Gülümseyerek rahat cevaplar verip geçiştiriyordum.

Bir süre geçtikten sonra boş olduğunu fark ettiğim sıralı bir koltuğa, bir yolcu yanına gidip kendimi kurtardım. Oh be huzur varmış deyip gözlerimi kapatıp başımı geriye yasladığımda, tren başka bir istasyona yanaşma anonsu yapıyordu. Bir yandan da köşeden görebildiğim yaşlı süper babaanneleri takip ediyordum. Ben masadan ayrılınca kutlamalara başlamışlar; masayı, yanlarında getirdikleri yiyeceklerle ve içeceklerle donatıp eğlenmeye başlamışlardı bile. Sesli olarak gülüşüp zafer çığlıklarıyla kutlamalarını alkol ile taçlandırıyorlardı.

Fransa sınırını geçip Strazburg’a geldiğimizde, yan tarafımdaki ikili koltuğa eşiyle ve çocuğuyla söylenerek gelen gençten bir yolcu, bağırmaya, etrafını tekmelemeye, önündeki koltuğun üst kısmına isyan edercesine vurmaya başladı. Sanırım telefonunu bindiği havalimanında kaybetmişti. Eşinin telefonundan kendi cep telefonunu arıyor, etrafına bunu anlatıp bütün trenin huzurunu kaçırıyordu. Annesini, babasını bindiği havalimanına gitmeleri, telefonu mutlaka almaları konusunda uyarıyor; arada kendine ve koltuklara vurarak travmatik haller sergiliyor, insanları endişelendiriyordu. Tren hostesi geldi, sorunu dinledi, yapabilecekleri bir şey olmadığını, sessiz olması gerektiğini belirtti ve gitti. Gürültü konusunda sürekli anons yapılıyor fakat endişeli genç adam, telefonu için aklına gelen tüm kişileri de arıyor; aradıkça aile bağlarını daha da güçlendiriyordu. Arada göz ucuyla onlara baktığımda fark ettiğim bir durum vardı ki karısı bu durumdan hiç rahatsız olmamıştı. Almanca bir şeyler söyleyip gülerek onu hiç umursamadığını hareketleriyle belirtiyor du. Gürültüler, koltuklara vurmalar, oflamalar rahatsız ediciydi.

Mutsuzluklarına rağmen yolculuk boyunca restorandan taşıdıkları bütün yemekleri yediler, içeceklerini ihmal etmediler. Çok yorulmuşlardı, bağıra bağıra ağlayan çocuklarını uyutmaya giriştiklerinde facianın boyutu artmış; adamın kulağımda çınlayan ninnileri, kadının rahatlığı dayanılmaz bir hal almıştı.

Yeni bir koltuk arayışına geçtim. Can havliyle kaç peron gittim bilmiyorum ama hem o asabi aileden hem de altın kızlardan kaçıyordum. Paris’e kadar sürekli yolcu değiştiğinden, her an her yerde koltuklar boşalabiliyor, dolabiliyordu da. Seçeneğim çoktu ve galiba Paris’e geldiğimde bütün vagonları gezmiş olacaktım. Hızlı trenlerin üreticisi olan Almanya’da trenlerin  vagon kapasitesi bizdeki gibi  az olmuyor. Daha uzun vagonlar.

Okul gezisi olarak tahmin ettiğim bir grup lise öğrencisi, öğretmenleri eşliğinde o kadar eğleniyordu ki neşeli bir perona kapak attığımı anlamam çok sürmedi. Nasıl bu kadar şanslı olabilmiştim? Yanımda, yöremde her yeri işgal etmiş öğrenciler o kadar rahatlardı ki; arasında koridor olan bir koltuktan diğerine uzananlar, koridorda geçişi engelleyerek yerde oturanlar, iki kişilik koltukta tek uyuyanlar… Üst bagaj yerlerine asılarak salıncak gibi sallananlar, daha neler neler… Acayip yüksek sesle konuşarak, birbirleriyle gülüşerek şarkılar söylüyor, şakalaşıyorlardı. Arada hocaları gelip sessiz olmaları konusunda onları uyarıyordu. Sanırım tüm trende her yer doluydu. Bulduğum ilk boş yere oturmuştum. Koridorda ve yerlerde öğrenciler oturduğu için yürümek imkansızdı.

7 saat olarak planlanan Paris yolculuğu rötarlarla birlikte gecikmeli olarak 10 saatte tamamlandığından tazminat hakkı kazanmıştık. Bunun için ne hissettiğimi hatırlamıyorum. Uluslararası seyahatte inenler binenler sürekli değiştiğinden, restoranda ne yiyecek kalmıştı ne de su. Allah’tan evde hazırladığım sandviçler pek işe yaramıştı.

 

Paris’te trenden inerken sosyal medyada yayılan bir hikayeye atıfta bulunarak: ”Çağırın Victor Hugo’yu gelsin Sefiller romanını yeniden yazsın” diyerek bağırmak istiyordum. Kendi kendime güldüğümü fark ettim. Saat neredeyse geç bir vakit olmuştu. Trenden inişte bizi garda karşılayan görevliler, özel şişelerde nazikçe su ikram ettiler. Biletlerimize ödenecek tazminat hakkıyla aldığımız su ikramı bizi biraz da olsa rahatlatmıştı. Gece ışıklandırılmış nostaljik tarihi gar beni büyülemişti. Gare de l’Est bizi Paris’te karşılayan ilk yaptıydı.

PARİS

Bu arada Paris’te özellikle de musluktan akan sularının içildiğini, tadının da oldukça güzel olduğunu söylemem lazım. Sokakta çokça rastladığım su sebilleri turistlerin su ihtiyacını karşılamaya yetiyordu.

Önceden yerimizi ayırttığımız Lafayette Hotel oldukça konforluydu. Resepsiyonistin jest yaparak bizi Türkçe “hoş geldiniz” diye karşılamasını çok naif bulmuştum. Opera Caddesi’nin sonundaki, 1893’lerde bir tuhafiye dükkanı olarak açılmış, şimdi Avrupa’nın en büyük ve en lüks AVM’si olan “Galeries Lafayette”, terasıyla ve orijinalliği ile göz kamaştırıyordu. AVM’nin Art Nouveau tarzı cam vitraylı kubbesi muhteşemdi. Seyirlik teras balkonu ve restoranları, alışveriş mağazaları çılgınca rağbet görüyordu.

Paris göz kamaştıracak kadar muazzam ve güzeldi. Orta Çağ’ı günümüze aynen getirmiş; gotik, barok binaların süslü, gül pencerelerindeki renkli tenteler pencerelere gölgelik yaparken, sarkan sarmaşıkların eşliğindeki kırmızı, beyaz, pembe, mor rengarenk sardunyalar, begonvil çiçekleri de koruyordu. Köşegenli apartmanların üst katlarındaki balkonlar çok ikonikti. Bizdeki ünlü marka ve market adlarını caddede görmek manalıydı. Sokakların her gün paspaslarla erkenden temizlendiğini, adeta cilalandığını, caddeye çıkıntılı şekilde tasarlanmış camlı verandamızdan kahvemizi içerken izliyorduk. Her adımında istasyonlarına kolay ulaşabildiğimiz, binişlerin fazla pahalı olmadığı, yol seviyesinden bir iki merdivenle inip trenlere geçilen metrolar orijinalliğini aynen koruyordu. 1900’lerden günümüze fayans aksamı, duvarları bile aynı şekilde gelmişti.      Paris şehir planını incelerken numaralandırılmış yıldız yerleşmesi vaziyet planı her yerde kolayca yolunuzu bulmanızı sağlıyordu.

EYFEL

Eyfel Kulesi’nin bir fuar alanı olarak tasarlandığını, Fransızların ilk yapıldığında bu mimariyi bir demir yığını olarak gördüklerini, o zamanlar hiç beğenilmediğini, işi bittikten sonra kaldırmanın bir maliyeti olduğundan günümüze ulaştığını hayretler içerisinde öğreniyorum. Eyfel Kulesi’nin etrafındaki kum gibi seyyar satıcıları atlamamalıyım. Sokaklar o kadar kalabalıktı ki olağan olarak neredeyse günü birlik yapılan protesto ve mitingleri bölmek isteyen polisler için bu görüntüler çok bilindik. Ara sokaklarda kaçak taksi olarak turistleri gezdirmek üzere tasarlanmış basit üç tekerlekli araçlar polislerce durduruluyor, bir yandan da sesini duyurmak isteyen göstericiler her an her yerde ortaya çıkabiliyordu. Sen Nehri’nin sularında turistleri gezdiren tekneler, vapurlar alabildiğine gezerken nehrin üzerindeki sayısız muhteşem tarihi köprüleri anlatmama olanak yok.

LOUVRE SOYULUYOR

Devasa Louvre Müzesi boyunca tarihi saraylar göz dolduruyordu. Louvre Sarayı’nın girişindeki ünlü düşünür ve yazarların büst ve heykellerini kim kimdir diye tanımaya çalışarak ilerlerken, modern bir tasarımla yapılmış Mısır cam piramidi görüntüsü klasik tarzla biraz tezatlık hissettirirse de aynı istikameti düz yürüyerek Şanzelize’ye kadar geldiğimizde ise Napolyon’un yaptırdığı, çok katlı, altında geçişleri olan Zafer Takı da Paris’in simge yapılarından biri olarak bizi karşılıyordu. Bu Zafer Takı aynı zamanda bütün şehri ve geceleri yanıp sönerek selam veren Eyfel Kulesi’ni terasında izlenime sunuyordu. Tam da ikonik kapıya kadar yürüdüğümüz aynı günde Louvre Müzesi’nin soyulduğunu öğreniyorduk haberlerden. Bir araç asansörle yanaşıp müzeyi gündüz gözüyle herkesin, hatta bizim gözümüzün önünde soymuşlardı. Zira ben o asansörlü merdivenin binaya yanaşmasını bile görmüştüm. Tarihe tanıklık böyle bir şey olmalıydı. Ama biz onları görevli sandığımızdan o an önemsememiştik. Acayip bir hırsızlık olayına tanık olmuştuk. Allah’tan birkaç mücevher ve taç çalınmıştı ama günler boyu esprisini yaptık. Şanzelize sokaklarında adım başı çalgıcılarının müziğiyle coşarak eğlenen genç kızları, akrobatik hareketlerle müthiş dans gösterilerini yapan genç delikanlıları görmek burada çok sıradandı.

NOTRE DAME

2019’da yanıp kül olan, Victor Hugo’nun ilham alarak yazdığı, Notre Dame’ın Kamburu’nun konu edildiği Notre Dame Katedrali’nin büyülü ve garip yaratıklı dış mekan çatılarının üzerinde hala yangının izleri vardı. Tadilatının devam etmekte olduğu yanık katedrali gördükten sonra Haluk Bilginer’in de oynadığı ”Maria” filminin çekildiği sokakları anımsayarak gezimizi renklendiriyoruz. Opera binası daha gezilecek birçok yeriyle… Sorbonne Üniversitesinin hemen yanı başındaki bir rahibe anısına yapılmış, Fransız Devrimi’nden sonra entelektüel ve ünlülere mezar yapısına dönüşmüş Panteon yapıtı muazzam mimarisiyle fotoğraflarımızda arşivleniyordu. Mutfağı zengin Fransa’da, bol kruvasan ve kahve ile geçirdiğimiz 5 günlük ziyaretimizi tamamlarken, dünyanın en güzel şehrini anlatmaya ne kadar muktedir olabildim bilemiyorum.

Bir Parizyen olabilmenin fark olup olmadığı günlerce kafamı meşgul etse de alaturka bakan bir Türk gözüyle oradaki kültürlere, yemeklere, olaylara ve şehrin ihtişamına, bizdeki deyişle biraz Fransız kaldığımı itiraf etmeliyim. Yeni bir seyahat ve geziden notlarda buluşmak dileğiyle, sevgiyle dostlar.

Hülya Özyürek “Seyahatler 11Mayıs 2026”

 

YORUMLAR

3 adet yorum var

  1. Hülya Hanım bu güzel yazınızla kendimi Berlin ve Paris’e seyahate gitmiş, bu özel ve güzel yerleri doyasıya gezmiş gibi hissettim. Çok hoş bir anlatımla yazmışsınız. Kaleminize yüreğinize sağlık 🙂

  2. Bizlere Paris ve Berlin hattı konulu köşe yazısını gerçekte yaşadığı, bize olayı yaşıyormuşcasına anlattığı için Hülya hanıma teşekkür ediyorum , etkileyici ve eğlenceli olduğunu düşünerek köşe yazısının devamını bekliyoruz

  3. Bize paris deneyimini bu kadar naif hoş bir şekilde tekrar yaşattığı için hülya hanıma teşekkür ediyorum yazınızı çok etkileyici ve eğlenceli buldum lütfen en kısa sürede devamı gelsin

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER