Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Kezban Kardak
Kezban Kardak

# Mutantlaşmak mı, Latifleşmek mi?

# Mutantlaşmak mı, Latifleşmek mi?

 

Bilim kurgu filmlerinde “mutant” kelimesini duyduğumuzda zihnimizde hemen tanıdık sahneler canlanır: Kimyasallarla genetiği bozulmuş, biyolojisi başkalaşmış, sonunda kendi türüne ve çevresine zarar verir hale gelmiş canlılar…

 

Oysa Marlo Morgan’ın *Bir Çift Yürek* kitabında Aborjinlerin modern insan için kullandığı “mutant” tanımı, beyaz perdedekinden çok daha gerçekçi ve ürkütücü bir hakikati yüzümüze vurur. Onlara göre mutant; özünü unutan, doğasından kopan ve en önemlisi kendi kendini iyileştirme gücünü kaybeden insandır.

 

Şöyle bir durup baksak kendimize… İnsanın yaratılışında, fıtratında açığa çıkarılmayı bekleyen ne çok ihtiyaç var. İnanmaya, ibadet etmeye, dua ile ruhunu doyurmaya ihtiyacı var insanın. Bir başka insanla oturup göz göze sohbet etmeye, fikrini nezaketle ve yapıcı bir şekilde tartışmaya, dertleşmeye ihtiyacı var. Yeri geldiğinde üzülmeye, ağlamaya, hatta dibe vurmaya —ve oradan aldığı güçle kendini yeniden inşa etmeye— ihtiyacı var. Yalnız kalmaya, kendini tanımaya, latifleşmeye; yani inceldikçe incelmeye ihtiyacı var. Ve belki hepsinden çok, insanın insana ihtiyacı var; birinin elini tutmaya, birine yaslanmaya, bir başkasının derdine ortak olmaya.

 

Peki biz ne yaptık?

 

Bu fıtri ihtiyaçlarımızın üzerine kendi ellerimizle betonlar döktük. Gün boyu elimizden düşürmediğimiz telefonlarla ekrana gömüldük; ne akşamları çocuklarımızın elinden tutup yürüyüşe çıkabildik ne de onlarla gerçek bir iletişim kurabildik.

 

Ayağımızı toprağa basmaktan korkar olduk. Anneler, apartmanın kapısından arabanın kapısına kadar olan o birkaç adımlık mesafede bile çocuklarının üstüne şemsiye açıp koşturuyor artık; sanki bir damla yağmur değecek de çocuk cam gibi kırılacak. Islanmasın, üşümesin, hastalanmasın derken, o çocuğun yağmuru hissetme, yüzüne düşen damlayı tadına bakma hakkını elinden alıyoruz.

 

Aceleciliğin ve hırsın peşine düşüp süreci tamamen unuttuk; sadece sonuç odaklı hale geldik. Komşumuzun kapısını çalmayı, “bir ihtiyacın var mı” diye sormayı unuttuk. Hâlbuki bir insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey, çoğu zaman koca bir çözüm değil, sadece yanında birinin olduğunu bilmektir. Hislerimizi, ruhumuzdaki o yüce şifa yöntemlerini ve kendi kendimizi iyileştirme gücümüzü, dünyevi hırpalanmalarımızın peşinde koşarken kaybettik.

 

İşte tam da burada, Aborjinlerin sözü boynumuza bir ayna gibi asılır: Belki de mutant olan, bilim kurgu filmlerindeki o ürkütücü yaratıklar değil; kalbini, sabrını ve şifa gücünü kaybetmiş, telefon ekranına gömülü hâlimizdir.

 

Peki ya latifleşmek?

 

Latifleşmek, bir yerden bir yere kaçmak değildir; olduğumuz yere yeniden, daha ince, daha farkında bir şekilde yerleşmektir. Belki de her gün on dakika telefonsuz kalmak, çocuğun elinden tutup amaçsızca bir yürüyüşe çıkmak, bir bardak çayı acele etmeden içmektir. Susmayı, dinlemeyi, bazen de sadece ağlamaya izin vermeyi yeniden öğrenmektir.

 

Latifleşmek, aynı zamanda başkasına uzanan bir eldir. Çünkü insan, kendi şifasını çoğu zaman bir başkasına şifa olurken bulur. Birbirimize muhtaç olduğumuzu kabul etmek, yardımı bir karşılık beklemeden vermek; bunlar zayıflık değil, insanın fıtratına dönüşüdür.

 

Mutantlaşmak, bize dayatılan; latifleşmek ise bizim seçebileceğimiz bir yoldur. Belki de sorulması gereken tek soru şudur: Bugün, hangisini seçtik?

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER