Her seyahat, belleğimize farklı anılar ve duygular yükler.
Heyecanlıdır yolculuklar.
Başlamadan başlar heyecanlar.
Biterken ise ayrı hissedilir.
Traji-komik seyahat anılarıma bir yenisini ekledim.
Yazmazsam olmaz.
İşim bu.
Selfie çekmek gibi, anı kaydetmek gibi…
Ankara’dan İstanbul’a, malum bir firmayla yapacağımız otobüs yolculuğumuza, 5 ve 6 numaralı şanslı koltukların sahipleri olarak yerleşerek başladık.
Aynı hatta sürekli gidip gelen tecrübeli yolcular olarak, “Issız bir adada kalsanız yanınıza ne alırdınız?” sorusuna karşılık gelen üç gerekli eşyayı önem sırasına göre tedarik etmiştik.
Yol boyunca ihtiyacımız olanlar: Akıllı telefonlarımız, şarj cihazlarımız ve okunacak kitaplarımız.
Sanki yolculuk boyunca bir kitabı bitirebilirmişiz gibi…
Kitaplarımız diyorum, dikkat ederseniz.
Ve akıllı sandviçlerimiz…
Her şeyin akıllısı olur da sandviçin olmaz mı? O da akıllı olmalı ki kafamız iyi çalışsın.
Gece yolculuğunu asla sevmem. Nedenini tahmin edebilirsiniz: Dayanılmaz kokular, horultular ve şoförün kendi zevkine uygun çaldığı şahsi Top 10 listesi…
Planladığımız gündüz yolculuğumuz tam 14.30’da AŞTİ’de başlayacaktı. Telaşla yerimize ulaştığımızda saat 14.35 olmuştu. Merakla etrafımıza, şoförü arayan bakışlarla bakınırken saat 14.40 oldu.
Terminal hoparlöründen yankılı bir sesle anons yapılıyordu:
“Saati dolan sefer araçları lütfen peronları boşaltsın.”
Saat 14.59 olduğunda, şoförün kaçtığı söylentileri arkadan yayılmaya başladı. Söylentiler ön tarafa geldikçe “Alacak verecek davası” dendi. Yok gönül işi, yok kaynana elinden kaçmıştır gibi komik yorumlara dönüştü.
Derken biri, “Canım, illaki birini verirler. Yedek bir şoför mutlaka vardır.” diyerek yüreğimize su serpti.
Saat tam 15.05’te, şoför olduğunu tahmin ettiğimiz mavi gömlekli, kravatlı biri aheste aheste gelip yerine oturdu.
Gamsız Turizm’in değerli şoförü, konuyla ilgili sorulara aldırmadan rahat bir tavırla seyahate başladı. Biz de kaderimize razı gelip daha fazla geç kalmamak adına yolculuğa adapte olduk.
Koltukların arka kısmında, “Ezber bozduk, Ankara-İstanbul arasını 6 saate indirdik.” yazıyordu.
Gerçekten de bu yolculuk, Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nden de geçerek uçuşumuzu, pardon, yolculuğumuzu 9 saat gibi en uzun süreye çıkarıp ezber bozdurmuştu. Bunu yolculuk bitiminde anlayacaktık.
Tek rakibimiz THY idi…
Tam arkamıza denk gelen koltukta oturan bilmiş, ergen bir kız, tanımadığı yaşça olgun bir seyahat arkadaşına hayat dersleri verircesine bir şeyler anlatıyordu. Bilmediği hiçbir şey yok gibiydi.
Ankara çıkışında attığı ani çığlıkla bir an yüreklerimizi hoplattı. Herkes dönüp ona merakla baktığında, bağırmasının sebebinin Ankapark olduğunu, heyecanından tepki gösterdiğini anladık.
İstanbul’a geldiğinde göstereceği tepkilerde yanında olmamayı umuyorduk.
Yolculuk başladıktan tam bir saat sonra şoför, nedensiz bir şekilde otobüsü zınk diye otobanın ortasında durdurdu.
Bir hayvana mı çarptı, bir çevirmeye mi denk geldi, yoksa kaza mı oldu, sesleri otobüstekilerce yükselmeye başlayınca muavinin tiz sesiyle yaptığı açıklama duyuldu:
“Çocuğun lavabosu gelmiş.” dedi.
“Lavabosu gelmek” ne demek, o tartışılırdı. Bunu rutin bir uygulama olarak kabul ettik. Kimse sorgulamadı. Ta ki otobüsün pencerelerinden bakınca gördüğümüz manzarayla sarsılıncaya dek…
Televizyondan dizi izler gibi izlemek zorunda bırakıldığımız bir çocuğun, ormanlık bir alanda gözümüzün önünde, tam takım işemesini izlemek içler acısıydı…
Yolculuk süreci içinde ben kitabıma tam adapte olmuşken ön koltukta oturan bir kişinin koltuğunu neredeyse kitabımın üzerine kadar yatırmasıyla yeni bir vukuat yaşadık. Arka koltukla kendi koltuğum arasında adeta sıkışıp kalmış gibiydim.
“Lütfen koltuğunuzu düzeltir misiniz?” diye tepki gösterdim.
Ne kadar söylendiysem ve çıkıştıysam da koltuğu düzeltemediler. Muavin geldi, o da düzeltemedi.
“Bozulmuş.” dedi.
Çok rahatsız olduğumu anlayınca beni arkalarda bir yerlere oturttular. Problem çözülür gibi oldu.
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Yolculuğa tam adapte olmuşken jandarma, GBT sorgulaması için otobüsü durdurdu.
“Kimliklerinizi çıkarın.” dediler.
Herkes kimliğini hazırladı. Ön sırada oturan genç bir kız, kimliğinin olmadığını, annesinde kaldığını söyledi. Jandarma şaşırarak, “Nasıl yani, kimliksiz mi çıktınız?” diye sordu.
Diğer bir yolcunun evrakını incelerken kıza hitaben, “İyi bakalım, öğrenci kimliği verin.” dedi.
Kız, “Öğrenci değilim.” dedi.
Jandarma, “Başka bir kart gösterin; kredi kartı veya ekstresi olabilir.” dedi.
Kız, “Kredi kartım yok.” dedi.
Jandarma, kolaylık olması açısından, “Anneniz kimliğinizin resmini atsın.” dedi.
Kız annesini aradı.
“Anne, asker bizi çevirdi, sorguluyor, kontrol var.” deyince sessizlikte telefondan rahatlıkla duyulan tiz sesi işitebiliyorduk.
Annesi, “Kızım, neredesin sen?” gibi bir şeyler söylüyordu.
Kız, “Anne, mal mal konuşup canımı sıkma, soru sorma, resmi at.” diyerek hadsizce annesini susturdu.
Annesinin söylediklerini duymak için çırpınıyorduk. Muhtemelen bağırıyordu ama kız umursamadı.
Allahtan fotoğraf geldi, soruşturmayı bitirdiler.
İçimizden kızın evden kaçtığını düşünenler olduysa da yola devam ettik.
Adapazarı girişine kadar saatte 180 kilometre hızla son sürat giderek açığı kapattık.
Bir ara araç bir şeyin üzerinden geçerek sarsıntıyla alabora oldu. Yolcular yerlerinden fırlarcasına hopladılar. Şoför aracı durdurup bakması için muavini gönderdi.
Muavin geldiğinde yüzünde hiçbir ifade yoktu. Merakla, “Ne oldu?” diye sormamıza rağmen “Bir şey yok.” deyip yola devam ettiler.
Yan tarafımızda oturan, Gümüşhane-Erzurum şivesiyle konuşan sevimli teyzenin yöresel ezgili zil sesiyle çalan telefonu hiç susmadı. Spesifik aksanıyla barışık kadın, Sakarya’ya kadar hiç susmadı.
Hep konuştu. Hangi tarifeyle konuşuyordu, hiç anlamadık. Muhtemelen uygun bir tarifeydi.
İstanbul’a geldiğimizde biz de 8.30 Hasankale treniyle yolculuk yapmış gibiydik ve Erzurum şivesine kusursuzca hâkim olmuştuk.
Bu arada şoför hep yanık parçalar çaldı. Tabiri caizse hep damardan çaldı.
Galiba kulağımıza da yer ettiği gibi bunlar, kaderimizin bize oynadığı bir oyundu. “Batsın Bu Dünya” gibi negatif kayıtlarla bilinçaltımızı sabote eden şarkılar, yolculuk bitiminde bizi anksiyete sahibi yapmıştı.
Alibeyköy Otogarı’nda çilemiz dolmuş, seyahatimiz tamamlanmıştı.
Onları tercih ettiğimiz için bize teşekkür ediyorlardı. Acaba tam tersi mi olmalıydı? Biz mi onlara teşekkür etmeliydik?
Bize bol anılı bir seyahat sunmuşlardı.
Hasbelkader bir daha buluşmak ve benzer maceraları yaşamak dileğiyle ayrıldık.
Muhtemelen onları fazla özlemeyecektik…
Yeni bir seyahatte buluşmak üzere.
































YORUMLAR