Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Hülya Özyürek
Hülya Özyürek

Mirze Memet

“O günler uzun olsaydı,” derdi kayınvalidem…

Yaslandığı penceresinden gözlerini kısıp uzaklara bakar, iç çekerdi. Eskileri anlatırken duyguyu o kadar yüreğinde hissederdi ki bu durum yüzündeki manaya yansırdı.

Onu dinlerken, “Hadi canım, neden uzun olsun ki? Vakit çabucak geçse daha iyi olmaz mı?” diye geçirirdim içimden.

Eski zamanla kıyaslandığında, bir saatin beş dakikada bittiği bu günler onlar için daha da bereketsiz olmalıydı. Tabii bunu anlamam epey zaman aldı.

Küçük bedenini kolaylıkla sığdırdığı çift kişilik, kadife kaplı kanepesine bacaklarını uzatır, sırtını yan kola destekler ve anlatmaya başlardı: “Men daha doğmamışken…” diye girer söze, çayından bir yudum alır; arada gözlerini hayran olduğu iki göz evinin tavanına diker, adeta önüne açılan ekranından geçmişi izleyerek hasretle, özlemle anlatırdı.

İnce belli minik bardağını havaya doğru tutar, şöyle bir temaşa eder; çaya olan tutkusunu, damağında hissettiği kırtlama şekeriyle taçlandırırdı. Anlatırken kah dertlenir, kah keyiflenir; bizleri de o duygu haline tanık ederdi adeta…

“Babam Mirze Mehmet adıyla anılır bir adam,” derdi. Mirze, Osmanlı zamanında “ağa” anlamında lakap olarak kullanılırmış.

Genç Mirze Mehmet onu çok erken bırakıp gitmiş olmalı ki; bu diyardan bahsederken ağlamaklı gözlerini camdan dışarıya kaçırır, baba özlemini hasretle örtüştürürdü.

“Anlatırdı” kelimesi de yeterli değil bu hali tarif etmeye; o, adeta yaşardı.

Bize göstermemeye çalışsa da gözlerini sildiğini fark ederdik.

Mirze Mehmet; uzun boylu, kara kaşlı, kara gözlü, Osmanlı’da maliye tahsildarı, bir devlet memuru… 1900’lü yılların tahsildarları, vergi kaçakçılığını da önlemek adına yerinde tahsilat yapmak üzere gezerek para toplarlarmış.

Vergilendirme ve tahsilat, sahip olunan mallara göre elden yapılır; memurlar il il, köy köy gezer, yerinde vergi toplarlarmış.

Eskilerin Hakkari’si… Ne yol var, ne ulaşım. Üstelik kuş uçmaz kervan geçmez yerlerde, günlerce atlarla yolculuk yapmak zorunda kalır Mirze Mehmet.

Issız yerlerde yolculuk yaptığı bir sırada saldırıya uğrar, yaralanır. Zaman içinde yarası pek iyileşmese de görevini aksatmaz. Buna rağmen çalışmaya devam eder; yakın köy ve kasabaları gezerek tahsildarlık işini sürdürür.

Şimdiki gibi tahakkuk, mahsup ne gezer? Devletin paraları atlı tahsildarlarca kapı kapı gezilerek elden toplanır.

Mirze Mehmet henüz 41 yaşında. Üzerinde resmi üniforması, bacağında şalvar benzeri pantolonu ve dizlerinin üzerini kaplamış hakiki deriden yapılmış çizmeleri var.

Tam iyileşemediği için de olsa gerek, bir gün Zap suyundan geçip giderken yarasının da etkisiyle attan düşer. Düştüğü esnada atının üzengisi karnına batar genç adamın.

Kuş uçmaz kervan geçmez tenha bir yerde, can havliyle bağırsa da sesini duyuramaz, acıyla kıvranır. O haliyle güçlükle atına biner ve köyüne kadar gelir. Gelir ama yarası ağırdır. Hiç hali kalmamıştır, kan kaybı fazladır. Yarası kapanmaz.

Birkaç güne göç edip gider bu dünyadan talihsiz adam. Osmanlı’dan askerler, muhafızlar, devlet erkanı katılır cenazesine.

Çok geçmeden, ardında bıraktığı gencecik karısı döndüğü baba evinden evlendirilerek gönderilir. Anne evlendirilip çocuklardan ayrılınca; daha kundakta olan küçük kız ile 2-3 yaşlarındaki oğlan çocuğu dedeleri tarafından büyütülür.

“Yasin dedem baktı bize,” diye anlatırdı kayınvalidem. Annesi onu bıraktığında bebekmiş. Emzirilmesi gereken bir dönemde, anneye ihtiyacının en çok olduğu zamanlarda annesinin onları bırakıp zorla evlendirildiği o zaman dilimi ona acı veriyordu belli ki…

Her dinlediğimde zamanı kırıp o boyuta geçmek, anneleri giderken ağlayan süt bebeği de alması için yalvarmak isterdim. Zamanda yolculuk edip bebeği annesine vermek isterdim çaresizce, hikayeyi dinlerken…

Giderken ağlasa da anne, zamanla çoluk çocuğa karışır; onlardan ayrı kalırlar. Çocuklar Van’da, genç kadın Hakkari’de ayrı ayrı yaşayıp giderler.

Yıllar geçer, o bebek büyüyüp evlenir. Bir daha haber alamadığı annesini hep hayal ederek, travmasına sarılıp unutmaya çalışır.

Buraya kadar anlattıktan sonra göğsünü hoplatarak içinde biriktirdiği acılı gözyaşlarını salıverirdi hıçkırarak.

Ama hep dilinde “Elhamdülillah.”

Eskiler nasıl da sebatlı, hep kanaatkâr, hep şükürcü… Onlar yaşadıklarından dolayı hiç şikâyetçi değiller. Sistemin sahibine teslim olmuşlar; hayata karşı hep kanaatkârlar.

Buna rağmen yine de o günleri, “Ah o günler uzun olsaydı,” diye hasretle anması ne kıymetli… Allah rahmet eylesin, kendi de göçtü bu diyardan.

Zihnimde; çizmeleri dizlerini geçmiş heybetli Mehmet Ağa’yı, özel bakıcıları olan atını ve gözleri yaşlı bebekleri tasavvur ederdim. Bir de hayalimde, kayınvalidemin yüzündeki her biri derin anlam içeren kırışıklıklar… Ona göre ne güzelmiş o günler.

Ah o özlemle anılan günler uzun, ama keşke acıları kısa olsaymış…

Şimdiki bereketsiz, hızlı akıp giden günleri görseydi ne derdi acaba?

İnsan olmanın en kıymetli yanı da duygu yüklü olmaları değil mi? Ne dersiniz?

Geçmişten de gelse mutlu duygular sizinle olsun dostlar.

Hülya Özyürek

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER