Güneşin Olsun Gönlünde
“Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında…”
Zaman karşısında insanın tavrını en sahici anlatan isimlerden biri hiç şüphesiz Ahmet Hamdi Tanpınar’dır. İnsan, zamanın içinde yaşar; günlere, aylara, yıllara tutunur. Fakat bir yandan da onun önlenemez akışı karşısında kendisini dışarıda kalmış gibi hisseder. Ne onu durdurabilir ne de geriye çevirebilir.
Belki de bu yüzden 21 Haziran, yılın en uzun günü olmanın ötesinde bir anlam taşır. Güneş gökyüzünde biraz daha uzun kalır, akşam biraz daha geç gelir. Ama zamanın hesabı değişmez. Dünyanın en uzun günü bile insan ömründen eksilen bir gün olarak kayda geçer.
İşte insanın kadim çelişkisi burada başlar: Sonsuzluğu düşleyen bir kalple, sonlu bir ömrü yaşamaya çalışmak. Mevsimler döner, takvimler değişir, günler uzar ve kısalır; fakat zaman, hiçbirimizin hatırına yolundan dönmez.
Kartpostallara konu olan bu eşsiz manzara, benim gibi edebiyatseverler için yalnızca bir doğa olayı değildir; satırlara sığınan düşüncelerin, insanı kendisiyle baş başa bırakan sorgulamaların da malzemesidir.
Günümüz yaşamı kaygılarla, telaşlarla ve türlü kederlerle örülüyken insan, kendisini kısa bir anlığına da olsa iyi hissettirecek bir şey arıyor. Bazen bir kitabın arasında, bazen bir dost sohbetinde, bazen de ufukta biraz daha geç batan güneşi seyrederken buluyor bunu. Çünkü ruh da en az beden kadar nefes almaya ihtiyaç duyuyor.
Doğanın cömertliği kimi zaman ufku baştan sona boyayan bir renk cümbüşüyle, kimi zaman gökyüzünden süzülen rahmet damlalarıyla, kimi zaman da rengârenk çiçeklerin zarafetiyle çıkar karşımıza. Mevsimler değişir, manzaralar dönüşür; fakat tabiat, bütün güzelliklerini hiçbir karşılık beklemeden insanoğlunun hizmetine sunmaya devam eder.
Ve her yıl 21 Haziran’da, doğa bu cömertliğine bir armağan daha ekler; bize yılın en uzun gündüzünü sunar. Sanki ışığı biraz daha uzun tutarak, gökyüzünün altında geçirdiğimiz vakti biraz daha çoğaltmak ister.
Antik çağlardan beri insanlık, 21 Haziran’ı yalnızca bir takvim günü olarak görmemiştir. Bu tarih; ışığın karanlığa, yaşamın durgunluğa ve umudun umutsuzluğa üstün geldiği bir eşik olarak kabul edilmiş; bereketin ve yeniden doğuşun sembolü hâline gelmiştir.
Antik çağlarda bereketin, ışığın ve yaşamın sembolü olarak görülen bu gün, bugün bambaşka bir dünyanın içinde karşılıyor bizi. Küresel iklim krizi, değişen mevsimler ve bozulan doğal dengeler nedeniyle artık güneşin ışığından bile eskisi kadar huzurla söz edemiyoruz. Bir yanda kuraklık, bir yanda aşırı yağışlar; bir yanda kavurucu sıcaklar, diğer yanda mevsimsiz fırtınalar…
Dünya kendi döngüsünü sürdürse de insan eliyle değişen şartlar, doğanın ritmini de dönüştürüyor. Bir zamanlar bereketin habercisi olarak beklenen mevsimler, bugün endişeyle takip edilen hava olaylarına dönüşebiliyor.
Belki de bu yüzden 21 Haziran’a bakarken yalnızca yılın en uzun gününü değil, bize emanet edilen bu dünyanın nasıl değiştiğini de düşünmek gerekiyor. Çünkü doğa cömertliğini hâlâ sürdürüyor; fakat onun sesine kulak vermeyen insan, bu cömertliği her geçen gün biraz daha tüketiyor.
Belki de 21 Haziran’ın insana fısıldadığı şey tam olarak budur. Günler uzar, kısalır; mevsimler değişir; dünya türlü krizlerin ve belirsizliklerin içinden geçer. Fakat insan, bütün bunlara rağmen umudunu diri tutabildiği ölçüde yoluna devam eder.
Fransız yazar Albert Camus’nün dediği gibi, “Kışın ortasında, içimde yenilmez bir yaz taşıdığımı öğrendim.”
Ben de yılın en uzun gününün ışığından güç alarak, içimizdeki o yenilmez yazı kaybetmemeyi umut ediyorum.
Güneş ışığı yalnızca günlerimizi aydınlatmaz; toprağa bereket, ağaca meyve, çiçeğe renk, insana umut taşır. Belki de bu yüzden yüzyıllardır ışığı yaşamın sembolü olarak görmüşüzdür.
Yılın en uzun gününü geride bırakırken, güneşin cömertliğinin yalnızca gökyüzünde değil; sofralarımızda, doğamızda ve yüreklerimizde de hissedilmesini diliyorum.
Keyifli okumalar diliyorum.






























Kalemine sağlık sevgili Bilge. Hoşgeldin aramıza.