Hızla Tüketilen Hayatlar ve Unutulan Huzur …
Bir şeylerin eksildiğini hepimiz hissediyoruz ama adını koymakta zorlanıyoruz. Gardıroplarımız dolup taşıyor, dolaplarımıza sığmayan kıyafetlerimiz var; ama nedense içimizde hep bir eksiklik, bir yetişememe hali… Yeni bir şey aldığımızda mutlu oluyoruz belki, ama o mutluluk da tıpkı aldığımız kıyafetler gibi kısa ömürlü. Hızla tüketiyoruz. Eşyaları, zamanı, insanları… En çok da kendimizi.
Bedenimize yatırım yapıyoruz; daha güzel görünmek, daha iyi hissetmek için çabalıyoruz. Ama ruhumuz? Onu ne zamandır ihmal ettiğimizi fark etmiyoruz bile. Dışımız parlıyor belki ama içimizdeki sessizlik giderek büyüyor. Çünkü huzur, satın alınabilen bir şey değil. Huzur, hissetmekle, anlamakla, anlaşılmakla var olan bir şey.
Oysa artık kimse kimseyi gerçekten anlamak istemiyor. Dinlemek bile ağır geliyor. Birinin derdini sonuna kadar dinlemek yerine, cümlesini bitirmesini beklemeden kendi fikrimizi söylemeye hazırız. Sosyal medyada birkaç saniyede kaydırıp geçtiğimiz içerikler gibi, insanları da hızla tüketiyoruz. Dikkat süremiz kısaldıkça, sabrımız da kısalıyor. Ve belki de bu yüzden, bu dünyada en anlamlı şeylerden biri olan “anlaşılmak”, değerini yitiriyor.
Sevgi de bundan nasibini alıyor. Bir zamanlar derinliği olan duygular, şimdi yüzeyde yaşanıyor. Gerçek sevgi hâlâ var elbette ama o da çoğu zaman sıradanlaştırılıyor, aceleye getiriliyor. Çünkü biz insanları olduğu gibi görmek yerine, kendi hikâyemize göre kodluyoruz. Ön yargılarımızla bakıyoruz. Birinin bir davranışını alıp onun bütün karakterini o davranışla tanımlıyoruz. Halbuki herkes, göründüğünden çok daha fazlası.
Belki de en büyük yanılgımız burada başlıyor: Yargılamak, anlamaktan daha kolay geliyor. Oysa yaşamak güzel… Hem de düşündüğümüzden çok daha güzel. Birine huzur vermek zor değil. Büyük şeyler yapmaya gerek yok. Küçük bir selam, içten bir “nasılsın?”, samimi bir ilgi… Bazen bir insanın bütün gününü değiştirebilir. Belki de hayatını.
Ama biz ne yapıyoruz? Birbirimizin hayatına dokunmak yerine, birbirimizin arkasından konuşuyoruz. Dedikodu, yani gıybet… Belki de en çok hafife aldığımız ama en çok yaralayan şeylerden biri. İnancımıza göre, bir insanın arkasından konuşmak, onun etini yemek kadar ağır bir benzetmeyle anlatılıyor. Düşündüğümüzde ne kadar ürkütücü… Ve ne kadar gerçek.
Belki de içimizdeki huzursuzlukların bir kısmı buradan geliyor. Çünkü insan, haram olan bir şeyi içine aldığında, ruhu bunu hisseder. Kalp bunu taşımakta zorlanır. Ve biz, fark etmeden birbirimizi sözlerimizle parçalarken, kendi iç huzurumuzu da kaybediyoruz.
Oysa başka bir yol mümkün. Birbirimizi yargılamak yerine anlamaya çalışmak. Dedikodu yapmak yerine susmak. Eleştirmek yerine destek olmak. İyiliği gösterişle değil, küçük dokunuşlarla yapmak. Birine gerçekten kulak vermek. Birine gerçekten değer vermek.
Çünkü hayat, aslında çok basit şeylerde güzel. Bir gülümsemede, bir selamda, bir içten cümlede… Ve belki de en çok, bir insanın gerçekten “anlaşıldığını” hissettiği o nadir anlarda.
Belki de yeniden başlamamız gereken yer tam da burası.
Müyesser DOĞAN






























Kaleminize sağlık…evet, huzur hem aradığımız, hem yanıbaşımızda kaybettiğimiz bir duygu, bir süreç…