Özgürlüğün Sessiz Kaybı
İnsanın en büyük yanılgılarından biri, hissettiklerinin kendisine ait olduğunu sanmasıdır. Oysa bugün geldiğimiz noktada, neyi seveceğimizden neye öfkeleneceğimize, neyi arzulayıp neden kaçınacağımıza kadar pek çok şey çoktan belirlenmiş durumda. Sistem dediğimiz o görünmez ağ; sadece davranışlarımızı değil, duygularımızı da şekillendiriyor. Ve biz, bunu çoğu zaman fark etmiyoruz bile.
Toplumsal hafıza, tarihin derinliklerinden bugüne taşıdığı kodlarla zaten bizi belli kalıplara yerleştirirken; modern dünyanın araçları bu kalıpları daha da keskinleştiriyor. Aileden gelen öğretiler, geçmiş travmalar, kültürel beklentiler… Bunların üzerine bir de sosyal medyanın görünmez yönlendirmeleri ekleniyor. Sonuç? Kendimizi özgür zannederken aslında önceden yazılmış bir senaryoyu oynayan bireyler hâline geliyoruz.
Bir şeyi beğendiğimizi sanıyoruz. Ama gerçekten mi beğendik, yoksa bize beğenmemiz öğretildiği için mi öyle hissediyoruz? Birine bağlanıyoruz. Ama bu bağ, içimizden gelen sahici bir duygu mu, yoksa eksikliklerimizin bize dayattığı bir ihtiyaç mı? İşte tam bu noktada, insanın kendi özüyle kurduğu bağ kopmaya başlıyor.
Çünkü insan, tek başına bir evrendir. Herkesin içinde benzersiz bir duygu dili, farklı bir düşünce sistemi, kendine has bir anlam dünyası vardır. Ama biz bu evreni keşfetmek yerine, başkalarının çizdiği haritalarda yol almaya çalışıyoruz. Uyum sağlamak adına farklılıklarımızı törpülüyor, kabul görmek uğruna kendimizden vazgeçiyoruz.
Ve en acısı şu: Bunu “normal” sanıyoruz.
Milyonlarca yıl geçmiş olmasına rağmen insan ilişkilerinde hâlâ aynı döngüleri yaşıyor olmamız tesadüf değil. Çünkü değişen sadece araçlar; insanın iç dünyasına dair körlüğü aynı kalıyor. Hâlâ sevilmeyi öğrenemiyoruz, hâlâ sağlıklı bağ kuramıyoruz, hâlâ kendimizi iyi hissettiren şeyin ne olduğunu gerçekten bilmiyoruz. Ya başkalarının doğrularını yaşıyoruz ya da geçmişimizin yaralarını.
Bu bir eksiklik mi? Belki. Ama daha çok bir farkındalık meselesi.
Çünkü insan, kendine ait olanı keşfetmediği sürece, dışarıdan gelen her etkiye açık hâle gelir. Kendi duygusunu tanımayan, başkasının duygusunu sahiplenir. Kendi düşüncesini kuramayan, hazır düşünceleri benimser. Ve zamanla, o kalabalığın içinde sıradanlaşır.
Oysa mesele farklı olmak değil. Mesele, kendin olabilmek.
Belki de sormamız gereken soru şu: Gerçekten ne hissediyorum?
Bu soruya dürüst bir cevap verebildiğimiz gün, belki de o kaybettiğimizi sandığımız özgürlük, sessizce geri dönecek.
Müyesser DOĞAN






























YORUMLAR